Manşet - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Neşet GÖKOĞLAN

Neşet GÖKOĞLAN

Orman ve köylü

23 May 2018

Yıllarca ısınma işi odunlarla yapıldı. Yakacak hazırlığı için Eylül ayındaki “odun emri” nin verilmesini tüm köylüler beklerdi. Bu bir haftalık bir zamandı. İyi atları olan günde iki defa dağa gider, yaş kesmemek şartı ile arabalarını doldurulardı. Öküz arabaları günde bir defa dağa sefer yapabilirdi. O yıllar traktör yok sayılırdı. Köylüler sobada odun yakarak kış mevisimini kapatırdı.

Orman yasak oldu. Kömür yakmak daha kolay ve ucuzdu. İlçe ve kasabalarda kömür satan bayilikler oluştu. Orman kesimi kısmen azaldı. Pencere ve kapılar pakpene dönüştü. Orman kesimine bu defa devlet el attı. Sık olan ormanların aralanması, yaşlıların kesilmesiyle kereste olabilecekler ve sanayide kalabileceklerin kesimi yapıldı. Yangınlar, kesimler varolan orman ürünlerini azalttı. Orman içindeki köylüler odun için dağdan kesimlerini gizlice yapıyorlardı. Onlar boş zamanlarında yakacak ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Orman Kanununu uygulayan orman memurlarıdır. Denetimi onlar yapar. Ormanları onlar korur. Kaçakçılık olaylarını önlemeye çalışırlar. Bazen suçluyu mahkemeye vermeden suçlu ile anlaşmalar olur. Olay gizlidir. Köy ormanın içindedir. Köylünün keçisi ormanda yayılır. Taze, küçük fidanları bitirirler. Hayvancılık yapmak yasaktır. Vatandaşın geçim kaynağı hayvancılıktır. Tarlaları ormana dayalı olanlar her yıl biraz daha ormanı bitirir. Yangınları, tarla sahipleri ile sürü sahipleri yaparlar. Ormansız alan yaratmak işlerine gelir. Veli Dayı’nın ormanın tam ortasında tarlası vardır. Yangın sonrası tarla yapmıştır. Verimli bir arazidir. Tapusu yoktur. Zilliyetle sahip olmuştur. Ormanla mahkemesi hiç bitmez. Keşiflerle hakim kararları bir türlü neticelenmemiştir. Veli Dayı tüm ormacılarla iyi olmak zorundadır. Onlara yedirir, içirir. Yeni davaların açılmamasını sağlamaya çalışır. Köyde Veli Dayı’ya herkes kızar. “O olmasa köyümüze ormancılar bu kadar sık gelmez.” Diye yakınırlar.

Küçük Ramazan’ında üç beş dönümlük orman bölgesinde tarlası var. Çalılıklarla çevrili. Tarlayı genişletmek için onları yakar. Söndüremez. Yangın kısa zamanda yayılır. Ramazan suçludur. Cezaevinde yatar. Otlak için orman müsaittir. Keçi sürüleri ormanda otlanır. Ormancılar onların tümünü mahkemeye verir.

Köyde ormanla ilgili işlenen suçlar, mahkemede yargılanır. Ormancıların Veli Dayı’yla ilgisi ormancıların sık gelmesine sebep olur. Tüm köylü neredeyse orman suçlarından ceza almıştır. Veli Dayı’nın mahkemesi bitmez. Cezası yoktur. Kızma işi bundandır. Köy kahvesindeki konuşulanlarda Veli Dayı suçlanır. İspiyoncudur. Köyün huzurunu bozan kişidir. Tarla açımlarındaki ormanların yok edilmesi durmuştur. Köylüler ormancılardan bıkmıştır. Rüşvet verenlerle, ormancılarla iyi olanlar huzurludur. Veli Dayı’nın sık sık ormancılara buluşma nedeninin biride hanımından olduğu söylenir. Gerçekte böyle bir şey yoktur. Veli’nin karısı lafı ortalıkta dolaşır. Cuma namazı öncesi davalar konu edilir. Veli Dayı’da cemaat içindedir. Herkes Veli’yi suçlar. Kavga başlar. Biri “Ormancıların seni neden korduğunu biliyoruz.” Veli kızar. “Nedenmiş?” Birisi; “Senin ev ormancıların yatağı. Sen kalın kabuklu birisin. Camiye gelmen için önce ev halini düzeltmelisin. “ Veli bu duruma ne diyeceğini bilemez. Ama avratla Cuma öncesi kavgalar dövüşmeye döner.

Veli resmen gondoldur. Tertemiz olan eşi ise köyde başka türlü söylenir. Bu iftira ona çok ağır gelmiştir. Geceleyin kişinin önüne geçer. Bıçaklar. Cephe genişlemiştir. Veli’nin orman içindeki buğdayları yakılır. Veli Dayı cezaevindedir. Kimsesiz kadının evi taşlanır. Köyde ikilik doğmuştur. Huzursuzluk tüm evlere sıçrar. Ormancılar köye geldiğinde kimse bakmaz. Cezalar üst üste gelir. Yaz mevsimiydi. Yaz mevsiminde tüm orman yanmaya başlar. Yeşilliğin tümü siyaha bürünür. Çok kişiler ceza alır. Köyde orman kalmaz. Ormancılarda gelmez.

Öğretmenim - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Öğretmenim

21 May 2018

Yıllar sonra öğretmenim Neşet Kazanoğlu’nun telefonunu buldum. Aradım. Denizli’de yaşıyormuş. Doktor bahanesi ile Denzli’ye gittim. Esas amacım öğretmenimi görmekti.

Doktordaki işim bitince telefona sarıldım. Kendimi tanıttıktan sonra ziyaret edeceğimi bildirdim. Memnun oldu. Kardeşlerimi alarak belirtilen adrese vardık. Kapı zilini çaldım. Bekliyormuş. Açılan kapı ile karşı karşıya geldik. Kollarını açtı. Bütün gücüyle sarıldı. “Unutmayanlar varmış.” Dedi. Öğretmenim siz yıllar önce köyümüzde görev yaptınız. Sizin bıraktığınız izler yıllar sonrada halen anılmakta. Sizi örnek öğretmen olarak anıyorlar.

Seksen sekiz yaşında. Bilinci yerinde. 1.85 boyunda, kızıla çalan yüzünde birazcık çizgiler oluşmuş. Yan koltuğa oturdum. Kardeşlerimle birlikte karşısında yer almıştık. Hal hatır sorduk. Geçmişi yad etmek için sorular soruyordum.

Hocam kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

“Yeşilova ilçesi Kayadibi Köyü’nde doğdum. 1930 doğumluyum. Ailem yoksul değildi. Ama ileri görüşlü biriydi. Kardeşlerim ve ben hepimiz okuduk. Birisi vali oldu, diğeri savcı. Bir diğeride siyasette yer buldu.”

İlkokuldan sonraki hayatınızdan söz edin.

“1944 yılında Gönen Köy Enstitüsü’ne gittim. Beş yıllık okul hayatım diğer öğrencilerden farklı değildi. Enstitülerin şartları içinde yoğruldum. Okul, bahçe, ziraat, inşaat işlerinde eğitim aldım. 1948-1949 yılında mezun oldum.”

İlk atamanız nereye oldu?

“İlk atamam sizin köydü. Yeşilova Karaatlı Köyü’nde tek öğretmendim. Orada üç yıl kaldım.” 

İlk öğretmenlik yaptığınız köyü anlatır mısın?

“Köy bizim için yabancı değildi. Hatta uzaktan bile olsa akrabalarımız vardı. O günkü şartlar altında tüm köylerin yaşama şekli aynı sayılırdı. Çiftçilik. Yalnız sizin köyün özelliğinde bir değişiklik vardı. Dışa açılmışlar. Genelde tecircilik yapıyorlardı. Karahöyük Pazarı çok meşhurdu. Oradan sığır alırlar, Burdur Pazarı’nda satarlardı. Bu yönden gelişmişlik maddi sıkıntıyı azaltıyordu. Köye hakim bir sülale veya ağa yoktu. Kavgasız, gürültüsüz bir köydü.”

Samimi olduğun aileler var mıydı?

“Olmaz olur mu? Baban köyde benim yakın dostumdu. Okul ve aileler işbirliğinde tek yardımcımdı. Ayrıca kişisel samimiyet kurduğum arkadaşlarımda vardı.

Okulda tek öğretmen olmak zordur. Mutlak çalışman gerekir. Akşamüstü çocuklar okula gitmeden yarım veya bir saat ders verirdim. Daha ilk yıl yatılı okullara birkaç çocuk göndermiştim. Bu görünür bir özelliğim olmuştu.Geçmiş öğrenimlerden farklılık yaratmıştı. Bayramlarda müsamereler yapar, milli bayramlarda öğrencilerimle ilçeye gider orada yer alırdım. Yine bir 23 Nisan Bayramı’nda hanımı babasının yanına gönderdim. Evde ne kadar çarşaf varsa müsamere için hazırladığı dekorda perde yaptım.

O sıra orada sessiz oturan zayıf, Döne Hanım söze karıştı.”Yalnız çarşaflarım olsa kabuldü. Sandıktaki yazma, tülbent, elbiselerimde, çocuklarda darmadağın.

Hepimiz kahkahayla güldük.

Köy benden ben köyden memnunduk. Üçüncü yıl sonu Yeşilova İlköğretim Müdürlüğü’ne atandım. Köy öğretmenleri ile ilişkimi bir amir olarak değil arkadaşça yürüttüm. İstenilen disiplin ve sorunları yerinde çözdüm. Onlarında sevgi ve taktirini kazandım. Yedi yıllık idarecilik hayatım 1960 İhtilali ile son buldu.”

İhtilalde mağduriyet yaşadınız mı?

“Hem de nasıl. Akrabalarımızın siyasi görüşünden dolayı Eskişehir’in yakın bir köyüne atamam yapıldı. İki öğretmendik. Siyasi sürgünlüğü bahane ederek huzur vermediler. Milli Eğitim Müdürü’ne giderek yerimin değişmesini istedim. Eskişehir’in uzak bir merkez köyüne atadılar. Tek öğretmendim. Huzurluydum.”

Orada kaç yıl kaldınız, neden huzurluydunuz?

“Köylü göçmendi. Kıraç bir arazi vardı. Köylü genelde yoksuldu. Ben köy çocuğuyum. Onlara yaklaşımım mütevazi ve değer vererek oldu. Çocukları çalışkandı. Sık sık veli toplantısı yapıyordum. Tüm köy tek çeşmeden su alıyordu. Kadınlar çamaşır yıkarken çeşmeden su taşıyorlardı. Köylüyü topladım. Çeşme kenarına çamaşır yıkamak için bina yapıldı. İçerisine birde küçük havuz yaptık. Su çeşmeden havuza dökülüyordu. Su taşıma işlemi yoktu. Çocuklar ve kadınlar orada yıkanıyorlardı. Üç yılım bitmişti. Tekrar atama için istemde bulundum. Denizli il emrine atandım. Kızılhisar Kasabası’nda göreve başladım.” 

Hocam kasaba öğretmeni olunca rahatladınız mı?

“Haliyle rahattım. Beş arkadaşla çalıştım.Öğretmenler arasında ikilik vardı. Beş yıl huzurlu çalışmış sayılmam. Denizli merkeze atanmam için dilekçe verdim.”

 Atamanınızın yetiştirme yurdu idareciliğine yapıldığını duydum doğru mu?

“Kısa bir dönem ilkokulda çalıştım. Sonra yurt müdürü olarak görevlendirildim.” 

Yurtla okul arasındaki farkllılık nedir?

“Yurtta okul çağında olanlar vardı.Okulu bitirenler belli bir yaşa kadar okulda kalıyorlardı. Onları meslek sahibi yapmak için uğraşıyordum. Onlara yeme-yatma-eğitim gibi per türlü bakımı yurt müdürlüğünce yapılıyordu. İlkokulda aldığım zevki burada bulamadım.”

Yetiştirme yurdunda unutumayacağınız hatıranız nedir?

“Yurt binası eski. Çocuklar basık tavanlı bir odada yatıyorlardı. Kız çocuklarını yurda alamıyorduk. Yurt ana-babası olmayan çocukların yeriydi. Burada çocuklar bizlere baba diyorlardı. Yurt binasını genişletip, kız çocukları içinde bir binanın olması gerekiyordu. Denizli halkı çok cömertti. Ama bu bağışlar yurt yapacak kadar değildi.

İzmir’de hayırsever birini duydum. İzmir’e giderek durumu anlattım. O bey yanına mühendis alarak geldi. Bina yerine göre maliyet çıkardılar. Binanın yapımını birilerine götüre olarak verdiler. Bir yıl sonra yeni binaya kavuştuk. Kız çocukaları için bina olması şarttı. Ana-babası ölmüş kızlar yurtta kalmak için istemde bulunuyorlardı. Denizli’de genel ev patroniçesinin hayırsever biri olduğunu duydum. Yanına gittim. Kimsesiz erkekle, kimsesiz kızın sonunu sizden iyi bilen olmayacağını söyledim. Bina eksikliği yüzünden kız çocukları yurtta barınmasını istedim. Bina ihtiyacını bildirdim. Genel ev deyince hepimiz başka düşünürüz. Gerçeği yaşamış olan bu kadın isteğimi kabul etti. Kızlar için binayı yaptırdı. Rahattım. Dershaneler ayrı, yatakhaneler rahat, mutfak işlerini bilenler çalışıyordu. Bu iki binanın yapımı ve nasıl yapıldığı dilden dile dolaştı. Saygın biri olmuştum.”

Unutmadığın başka bir anını söyler misin?

“1960 İhtilal sonrası Kenan Evren Denizli’ye geldi. Değişik kurum ve resmi daireleri ziyarette bulundu. Yetiştirme yurduna da geldi. Çalışmalarımı yerinde gördü. Akşam protokol yemeğinde yanına çağırarak tebrik etti.”

Meslek hayatınızda sizi en çok neler yordu?

“Görevimi enstitünün verdiği eğitimle, idealle yerine getirdiğimden eminim. En çok nerede yorulduğumu sorarsan, öğretmen arkadaşlarımın siyasi görüşleriydi. Yalındı. Günceldi. Fikir birliğimiz yoktu. Birbirimizin eksikliklerini arayarak şikayetlerle muhatap oldum. Şahsiyetimden ödün vermedim. Yinede kimseyle kırılmamaya çalıştım.” 

Şimdi nasıl zaman geçiriyorsunuz?

“Tanıdıklarımla zaman zaman buluşuyoruz. Genelde evde yengenle oturuyorum. Gözlerim bozuldu. Kitap okuyamıyorum.”

Ziyaretimiz uzun sürmüştü. Ayrılmak için ayağa kalktım. Kardeşlerim ve ben hocamın ve yengemin ellerini öptük. Bir daha göremem diye defalarca öptü. Mutluluğu yaşadığını söyledi. 47 yıl görevde bulunmuş. Yılların zorluklarını yaşamış, dinçti, mutluydu.

Allah sağlıklı ömür versin.

Cumhuriyet öncesi padişahlık idaresinde Anadolu’da yönetim hakkı bazı kişilere veriliyordu. Bu kişiler padişahla kullar arasındaki iletişimi sağlar, bölgelerden vergi toplar bunun karşılığında devlete asker toplayıp gönderirlerdi. Padişahla kontak kuran kişi verilen emri yerine getirirken padişahtan bazı istemlerde bulunuyordu. Taraflar birbirlerinin isteklerini yerine getirir, işler tıkırında giderdi. Padişahtan istenilen topraktı. Bölgelerinde verimli arazilerin tapularını üzerlerine alıyorlardı. Burdur ilinde 24 köyün arazisi bu kişilerin adına tapulanmış. Ölümler sonrası çocuklarına, torunlarına, onların torunlarına kadar parçalanan arazilerin sahipleri toprak sahibidir. Yıl 1955. Diğer arazilerin durumunu bilmem. Öğretmenlik yaptığım köyde toprak ağalarının torunları arazilerini satışa çıkarmışlar. Çevre köylüler satılan arazileri duymuşlar. Parası olanlar toprak alıyordu.Çiftlik olan yerleşim yeri köye dönüştü. Bir kısmı halen ortakçı olarak tarlaları ekiyorlardı. Bu köydeki araziler bütündü. İki dere arası yağlıkçıların, çayır tepe arası karagözlerin gibi bölgeler paylaşılmıştı. Kemal Efendi, Ezime’ler daha birçok kişinin yerlerinin tapuları ona aitti. Her hisse sahibinin arazilerin satışı duyulunca köylüler onların bulunduğu yerlere giderek topraklarını satın alıyorlardı.Bunların çoğu İstanbul-İzmir-Antalya’da yaşıyormuş. Köylüler üç beş kişi birleşerek hisse satın almak için gidiyorlardı. Akşam köy kahvesinde satın aldıkları tarlaları söylüyorlardı. O tarla ortakçıda ise onun ortaklığını ortadan kaldırıyorlardı. Etem A. diye birinin üç hisse arazisi varmış. Teyzelerinin çocukları olmayınca ana, baba ve teyzenin hisseleri onunmuş. Aylardan Mayıs. Çiftçinin en yoksul zamanı akşama doğru köye bir taksi geldi. Okul yeni dağılmıştı.  Takside üç kadın birde erkek bulunuyordu.  Okuldan eve gidiyordum.  Araba durdu.  “Muhtarın evi nerede?” Çocuklar taksinin etrafına toplandı. Birisi; “Ben onun kızıyım.”dedi. Onu arabayla almak istediler. Siz köy camiisine doğru gidin. Oradakilere sorun. Öğrenciyi yanıma çağırarak; “ Gel buraya. Bilmediğin kişilerin arabasına binilmez.” Diye söyledim.

Köy bekçisi “Akşam Yeşil’in kahvesine gelsin.”diye tellalla arazi satışını köylüye duyurdu.  Akşam ben de geldim.  Etem 1.70 boyunda, takım elbiseli, kumral, ağzında filtreli sigara, çay ocağı yanındaki masada oturuyordu. Köylülerin tümü geldi.  Etem A.; “Arkadaşlar hisselerimi satacağım. Alacak olan varsa parasını haftaya kadar hazırlasın. Uylaşabilirsek bey paramı alırım.” Muhtar alacakların listesini yaptı. Etem A. Ezime hisselerine ne istersin? Etem içkili. Kadınlar muhtarın evinde. “Arkadaşlar yormayın. Ezime’nin hissesi 8 bin lira. Babamın hissesi de öyle. Teyzemin 6 bin. Ezime anasının adıymış. Toplam 22 bin istedi. Köylülerden biri “Etem A. çok söyledin. Bu baharda köyün tümünü satsan bu para yine olmaz. Münasip bir şey söyle. “Tarlalarımı ekiyorsunuz. Verimli olduğunu bilirim.  Benim çocukluğum burada geçti. Çok para istemedim.”

Köyde Ahmet isimli biri masaya doğru geldi. Tarla alacakların isimlerini okudu. Onlardan birini alarak dışarı çıktı. Orada “Bu adam tarlaları satmaya gelmiş. Para lazım. Ben içeriye gireyim. Ağız birliği yaparak tarlaları pazarlık yapalım.”demiş. Tarla alacaklar bir bir dışarıya çıktı. Kapı açılıp kapanıyordu. Ahmet “Ben arkadaşlar adına konuşuyorum. Baban ve annenin hisseleri 10 bin. Teyzenin hissesi 3 bin. Verirsen alacağız. Köyümüzün gücü belli.” “Ahmet! Sakız parası veriyorsun. Hepsini 20 bine bırakayım.”

“Bizim gücümüz bu kadar. Mayıs ayında ne satalımda tarlalarımızı alalım.” Birçok gürültü oldu. Köylüler yavaş yavaş kahveyi boşalttı.  Etem A. işin ciddiyetini anladı.  Köylülerde onun parasız kaldığını sezdiler. Dışarıya çıkanlar kahveye uzak bir yerde toplanmışlardı.  Kaç para vereceklerini kararlaştırıyorlardı. Ahmet; “Etem A. sen son sözünü söyle.” Etem düşündü. “Sizin teklifinizi duyayım. Biz söyledik 13 bin. Arkadaşlar daha fazlasını alamayız diyorlar. Ben onları ikna edeyim. 14 bin olsun. Gücümüz bu kadar.”

Etem A. kendiliğinden fiyatı indiriyor, köylüler olmaz, olmaz diyordu. En son 15 binde hayırlaştılar. Ahmet; “Alım-satım için bey parasını  yarın kişilerde ne kadar para varsa vereceğiz. Bir hafta süre ver. Tapuda kalan paranı alırsın.” Hayırlaşırlar. Etem A.’nın takside teyp var. O zamanlar teyp diye bir şeyin ne olduğunu bilmiyorduk. Sabaha kadar Necip’in evinde içtiler. Kadınlarla eğlendiler. Etem A. bu köyde misafiriken geziye çıkmış. Yoldan geçen bir kadına askıntılık yapmış. Cezaevinde olaylı yaşantısından dolayı cezası uzamış. Cezaevinden çıkınca bu araziyi satmaya gelmiş. Köylüler yakınlarına giderek, para bulmaya gittiler. Satılacak koyun, inek ne varsa pazara çektiler. O hafta ucuza aldıkları toprakların parasını buldular. Etem A.’ya tapuda paranın tümünü verdiler. Etem A. evlenecekmiş. Düğüne köyden gittiler. Öyle bir düğün yapmış ki keklik etiyle rakı içirmiş. Etem A.’nın düğünü dilden dile dolaşmış. Hiç unutulmamış. Hazır para çabuk erirmiş. Bir kulübede simit sattığını söylerler.

Hastahanede yatarken komşu hasta anlattı. Gerçektir.

Bizim dağlarımızdaki bitki örtüsü çok değişiktir. Akdeniz bölgesi ladin, çam, ardıç... Karadeniz’de her türlü ağaç mevcut. Ege dağlarında da zeytin vardır. Amanos Dağı öyle bir dağ ki, Kaz Dağları kadar oksijeni bol bir yer. Geniş yaylaları var. Yörük bu dağı otlatmak için gelmişse karın yağmasına kadar kalır. Yaylaların suyu boldur. Binlerce keçi ilkbahardan, sonbaharın sonuna kadar burada otlanır. Belediye burada küçük kulübeler yaptırmış. Yayla havası almak isteyenlerle akciğer rahatsızlığı olanlar buradaki kulübeleri kiralarlar. Ön taraftaki Beyşehir Gölü’nün güzelliğini bu dağdan bakmak yeter. Burada her bodan yörükler vardır. Sarı keçililer, kara keçililier, haytalar gibi. Her yıl gelenler yeni komşusunu burada tanır. Dağ içindeki geniş yaylalarda binlerce keçi otlar. Bizim köyde de hayvancılıkla geçimini sağlayan aileler yarıdan fazladır. En çok hayvanı olan Kara Memiş’tir. Sadece yılda doğan erkek oğlakları satsa en zengin çiftçiden daha fazla para alır. Sürüsünü iki oğlu güder. Kılını ve kurbanlıklarını satınca köyde mevlit okutur. Hayır sahibi biridir. Mesleği hayvancılık olunca zamanında ilaçlamalarını yaparlar. Sağlıklı ve besili bir sürü sahibidir.

Memiş’in büyük oğlu evlidir. Ötekisi askerden gelmiş, bekardır. Sürülerine tek kişi hakim olamaz. O gün Ali köye gelmiş. Sürüde Hüseyin vardır. Sürüler öğleye doğru ağaç diplerinde yatırırlar. Sağım ve yemek sonrası tekrar işletme işini yaparlar. Memiş’in sürüsünü dağdaki kayadan köpük saçarak akan suyun başına getirir. Hepsi birden sulanmaz. İki parça halinde sularlar. Memiş’in sürüsünden sonra başka bir sürü su içmek için sıra beklemektedir. O sürü sahibi ilk defa bu yaylada görünür. Memiş’in sürüsünün beslenmesi ve çokluğu dikkatini çekmiştir. Tekeleri görünce hayret eder. Üçlü beşli diye yaşına göre bu tekeler isimlendirilir.Çobanın gözü kır dörtlü bir tekededir. Çoban yalnız değildir. Sürünün başında iki tane daha kardeşi bulunmaktadır. Çoban kız kardeşlerini yanına çağırır. “Bacılar bu sürüden damızlık için bir teke çalalım. Siz çobanın yanına gidin. Yaklaşınca önündeki sopasını alın. Birimizle evlenmen gerekir. Hangimizi beğenirsen onunla evleneceksin.”

Memiş’in oğlu Hüseyin şaşırmıştır. “Siz deli misiniz? Ben evlenmek istemiyorum.” Neden niçinlerle çobanın üzerine saldırırlar. Hüseyin’i yıkarlar. “Hangimizle evleneceksin?” Kurtulmak için birini söyler. Neden o benim. Ondan neyim eksik.” Deyip başlarlar dövmeye. Bu iş ağabeyleri Hüseyin’in kır tekeyi alıp kayboluncaya kadar sürer. Hüseyin’i bırakarak ormanda kaybolurlar.

Hüseyin’in sürüdeki kır tekenin olmadığını görür. Ağabeyinin gelmesini bekler. Durumu anlatır. Ağabeyi sürü sahibinin kim olduğunu öğrenir. Sabahleyin karakola gider. Jandarma sürü sahibini bulur. Karakola getirir. Hüseyin oradadır. Tekenin parasını vermek isterler. Kabul olmaz. “Ben davacıyım.”der. Yörüğün tekliflerini reddeder. “Hem tekemi çaldılar hem de dövdüler.Davacıyım.” diye direnir. Yörük şaşırır. “Söyle ne istersen vereyim.” Hüseyin böyle bir teklifi beklemektedir. “Arkadaş! Davacı olursam hırsızlıktan ve dayak yememden ceza alacaksınız. Kız kardeşlerinde hapishaneye gider. Benim bir teklifim var. Kabul edersen davacı olmam.” Yörük sevinmiştir. Söyle! Söyle!

Hüseyin kız kardeşlerini karakola getir. Onlar bana hangimizi alacaksın diye sordular ve dövdüler. Ben birini begeneceğim. Yörük sessizdir. Çaresizdir. Baba ve kizlarını karakola getirir. Hüseyin ikisine ayrı ayrı bakar. .Birini seçer. Memiş zengindir. İyi bir düğün yapılır. Köyde o kadının adı ‘Bir tekeye bir gelin’ olarak bilinir. Hasta komşuma sordum. “Bu hikaye doğru mu?” “Vallahide doğru billahide doğru.” Dedi. Kahkahalarımızı diğer odadakiler duydu.

Üniversitenin son sınıfındayım. İki yıl önce yurttan ayrıldık, bir apartta kalıyoruz. Okula yakın binaların genelinde öğrenciler oturuyor. Aynı sınıftaki anlaşabildiğimiz arkadaşlarla odaları paylaşmıştık. Can Kız Apart yazısı uzaktan okunuyordu. Caddenin öbür tarafında Uysal Erkek Yurdu vardı. Sabahleyin belediye otobüsleri tamamen öğrenci taşırdı. Okulun değişik bölümlerinde okuyan öğrencilerle duraklarda tanışırdık. Benim oda arkadaşım Filiz’di ve gayet iyi anlaşıyorduk. Akşamları okul hayatından ziyade erkek arkadaşlarla olan birlikteliğimizi anlatırdık.  Bizim ailemiz dindar, az gelirle  idare etmeye çalışan yapıdaydı. Okuldaki kıyafetim onlara uygun değildi. Gençliğin özentisini kabullenemiyorlardı. Eve her gelişimde; “Aman kızım, sen başkaları gibi olma. Kızlar tenceredeki süt gibidir. Sütün üzerine düşen siyahlık uzaktan belli olur. Kızın, hiç erkek arkadaşı mı olur! Okuluna iyi başladın, iyi bitir. Ailemize söz getirme. Dinimiz açısından da bu böyle” gibi bin bir nasihatla okuluma dönerdim. Filiz bir gün erkek arkadaşı ile parkta çay içecekmiş. Onlarla birlikte olma teklifinde bulundu. Kabul ettim. Okulda ve sokakta erkek arkadaşlarla selamlaşıyordum. Ama Filiz gibi beraber çıktığım biri yoktu. Aile baskısı, medeni cesaretimi etkiliyordu.  Filiz, arkadaşı Rıdvan ve ben parktayız. Park ilkbaharda çok güzel olur. Büyük ağaçların altında banklarda oturmak, çekirdek yiyerek sohbet etmekten hoşlanıyordum. Her bank doluydu. İki kişilik bankta kız-erkek beraberliklerini her an görebilirsiniz.  Rıdvan üç çay söyledi. Pasta almıştı. Konular okul ve sınavlardı. Onların neticesi, okul sonrası atanamama korkusu gibi. Rıdvan’la, Filiz yan yanaydı. Filiz’in elinden tutuyordu. Gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. Benim orada olmam fazlalıktı. Rıdvan, arkadaşının birine o günkü parkta olanları anlatmış. Benden söz edilmiş. İstersen tanıştırayım teklifinde bulunmuş, teklifte olumluymuş. Durumu Filiz’e aktarır. Filiz; “Rıdvan’ın tanıdığı ve arkadaşı biri  varmış. Tanıştırmak istiyor. Konuş. Mizaç ve karakter yapısını değerlendir. Arkadaşlık teklifini kabul et. Biz yetişkin kişileriz.” Dinledim. “Görüşmede sakınca yok.”demiştim. Okul dağıldı. Günler uzamıştı. Rıdvan arkadaşı Taner’i alarak eve geldiler. Oturduk, çay içtik. Taner benim gözümde yiğit, mert, biraz efemsi biriydi. O günden sonra bende Tanerlerle geziyordum. Erkek arkadaşım olmuştu. Biraz inatçıydı. Gençlikte her şeyi ince eleyip, sıkı dokuyamazsın. Taner’le arkadaşlığımız ilerledi. Her şeyi konuşuyorduk. Fırsat bulursak öpüşüyorduk. Okul dağılınca elimden tutar, pastaneler, kafelerde olurduk. Beraberliğimiz biraz daha ileri gidiyordu. Okulun bitmesine üç ay vardı. Birbirimize o kadar alışmıştık ki sanki evliydik. “Ben böyle olmaz, evlenelim dedim. El ele tutuşarak ailelerimizin yanına gidelim. Düğünü onlar yapsın. Bir imam nikahı kıydıralım. Evliliğimiz dinen sabitleşsin. Teklif olumluydu. Beraber mahalle imamının evine gittik. Durumu anlattık. İmam “birer arkadaş getirin. Nikahınızı kıyayım.” Dedi. Haftasonu Filiz ve Yiğit’le imamın yanına vardık. Dini usulle nikahımız kıyıldı. Hocaya para verdik. Filiz’den ayrılarak Mert’le yaşamaya başladım. Okul bitmişti. Atamaları bekliyordum. Atamalarla görev yapacağım yer belli olunca babam; “Seni yalnız göndermem Amcanın oğlu Ahmet’te matematik öğretmeni oldu. İyi düşün. Kararını ver.” Dedi. Baskı arttı. Mert Sivaslı, biz Aydınlı. O yıllar cep telefonu yok. Haberleşmeler mektupla oluyordu. Olanları Mert’e mektupla anlatamazdım. Benim atamam olmuş  ama Mert atanamamıştı. Babam, görev yerine yalnız göndermem diye diretiyordu. Amcalarım dünürcülüğe geldi. İki aile de evlenmemiz için diretiyordu. El mahkum. Kararı bana bırakmadan hazırlıklar başladı. Düğünümüz oldu. Atamaları birleştirdik. Görev yapacağımız yer Rize’ydi . Valilik emriyle ortaokulda görevlendirildik. Ben artık dini ve resmi nikahla, resmen Ahmet’in hanımıydım. Mert, benden haber alamayınca merak etmiş. Atlayıp babamlara gelmiş. Babam Mert’le olan ilişkimizi bilmiyordu. Mert’i eve getirmiş. Babam; “Kızım akrabamızın oğlu matematik öğretmeniyle evlendi. Şimdi onlar Rize’de. Mert olgunluğa vurarak;  “Hayırlı olsun. Adreslerini ver, mektuplaşalım.”demiş. Babam adresimizi vermiş. Mert; “Amca bu olmamış. Nezahat benim dini nikahlı karım. İşte fotoğraflar. Babam anlamamış. Mert durumu anlatmış. Evden ayrılmış. Babam imamın yanına giderek durumu anlatır. İmam, “nikah üzerine nikah olmaz. İki kişinin yanında kızınız boşansın. Yeniden nikah kıyılsın” der. Mert Ahmet’e mektup yazar; Nezahat benim dini nikahlı eşimdir. Şu anda Nezahat’in dinimiz nikahıyla iki eşi vardır. Bilmenizde fayda var. Ben boşanmayınca dinen senin eşin olamaz. Bilesiniz...

Durum ailelere  kadar uzar. Nezahat-Ahmet ilişkisi kopuktur. Nezahat yasal yoldan Ahmet’in eşidir. Dinen eşi değildir. Mesele büyür. Mert’le konuşup boşanma işini sorarlar. Mert, “Ben evlenmediğim sürece teklfiniz kabul görmez.” Nikah işi askıdadır. Aileler huzursuzdur. Bilhassa Nezahat’in babası için bu durum kabahatin ötesinde evlilik mahsurludur. Ahmet ile Nezahat resmi nikahlıdır. Dini nikahlarının olmayışı ailelerce problemdir. Çözememişlerdir. Doğacak çocuklar nikahsız ana-babadan olacağı için ailelere dert olmuştur. Aradan geçen birkaç yıldan sonra, okullar tatile girdiğinde Ahmet eşine  “çocukları anneme gönderelim.” Teklifinde bulunur. Nezahat uygun görür, eşyalarını hazırlayarak köye gönderir. Çocuklar küçüktür. Yaramazlık yapmasalarda, babaannelerine göre yaramazdırlar. “Oturun karıştırmayın, dökmeyin, dışarda oynamayın” emirleri çocuklar için geçersizdir. Babaanne çsöz geçiremediğinde onları “Nikahsızın çocuklarıyla” sözleriyle azarlar. Çocuklar ana-babaya döndüklerinde “Anneleri çocuklara babaannenizde rahat mıydınız?” diye sorar. Büyük kız Ceren “Babaannem çok sinirli. Kızdığı zaman bize nikahsızın çocukları” diye bağırıyordudiye cevap verince, Nezahat sararır, yaptığı bir hatanın telafisi mümkün değildir. Bu yanlışı sürekli hatırlatılacaktır.

Beyşehir’in köylerinden birinde çok zengin bir ağa varmış. Hem toprakça hem de paraca namlıymış. Mustan Ağa’yı bilmeyen yokmuş. Kaymakamlar, valiler, ağalar misafirliğe gelir, misafiri olurmuş. Mustan Ağa’nın büyükçe bir konağı, konakta işçileri, kahyası, özel aşçısı varmış. Bazende hanımları ile onlara ziyarete gidermiş. İki hanımının emriyle işler yürürmüş. Mustan Ağa’nın saygınlığı tüm resmi dairelerde bilinirmiş. Selam getiren kişinin işi anında görülürmüş. En çok dini bayram sonraları bayramlaşmak için ziyaretçi akınında zorluk çekilirmiş. Geniş tarlaların ekimi ve mahsulün kalkması hayvanlarla ve insan gücüyle olurmuş. Yeteri kadar işçisi ve hayvan sayısına sahipmiş. Arı kovanları, kaymak için mandaları varmış. Evinde yok yokmuş. Mustan ağalık niteliklerini tümüne vakıfmış. Köylü ile arasında herhangi bir problem yaşanmamış. Onların ihtiyacını görürmüş. Bazı yıllar tüm köylüler mahsulün kalkmasında ağaya yardım ederlermiş. 

Mevsim yaz. Konya Valisi Mustan Ağa’yı ziyaret eder. Kişi sayısı önemli değildir. Konakta tüm hazırlıklar yapılır. Kuzular kebap olur. Kovanlar açılır. Taze ballar tepsilere yerleşir. Mustan Ağa’nın evine yoksul, kimsesiz bir uşağı vardır. Genelde her işini o görür. Adı Mahmut’tur. Mahmut tarla işlerini yapar, misafir geldiği zaman yemek taşımada görev alırdı. Gariban, zayıf, her emre tamam diyen biridir. Ambar damında yatar. Gecesi gündüzü yoktur. Gariban olunca herkes onu kullanır. Para almaz. Boğaz dolusuna çalışır. Mahmut valinin ziyafetinde el pençe durur. İstenileni koşarak yerine getirir. Ziyafet boyunca karnı açtır. Masadaki kebabı, pilavı, balı o taşımıştır. Ziyafe biter, masaları toplar. Açım diyemez. Akşamı bekler. Önüne bulgur pilavı ile turşu konur. Ama o kebabın kokusunu hiç unutmaz. Mahmut tüm misafir ağırlamalarında hizmet eden biridir. Hiç bu kadar çeşit görmemiştir.

Mustan Ağa’nın dillere destan doru bir atı vardır.  At yürümez, uçar. Hanımla misafirliğe gidecekleri zaman hanımın atı ayrıdır. Mustan Ağa komşu köydeki düğüne davetlidir. Mahmut atları hazırlamıştır. Ağa konaktan iner. Tüm ekibi toplar. “Elinizi çabuk tutunuz. Kahya iş taksimi yapsın. En kısa zamanda ekimlerin biçim işi tamamlansın.”der.

Kahya iş taksimini yapar. Mahmut’a konağa yakın bir dönümlük arpanın biçmesi görevi verilir. Mahmut sabahleyin ekmeğini alarak tarlaya varır. Torbasını açar. Üç yufka içinde kuru çökelek vardır. Canı sıkılır. Kebap ve ballar aklına gelir. Ahlat ağacının gölgesinde iş hevesi biter. En yakın dostu ahlat ağacıdır. Ona dönerek sorar; “Armut, armut! Bu çökelekle, bu arpa biçilirmiş. Kendine hayali bir ses gelir. “Biçilmez Mahmut biçilmez.” O gün yatar çalışmaz. İkinci gün yine tarlaya gelir. Ekmek çıkını hiç bozulmamıştır. Armut ağacına aynı soruyu sorar. “Armut, armut bu çökelekle, bu arpa biçilir mi?” Hayali ses cevap verir. “Biçilmez Mahmut biçilmez.” Eve döner. 

Akşam Mustan Ağa gelmiştir. Konaktan biçilmeyen tarlayı görür. Kahyayı çağırır. Kahya o tarlanın biçimi için ben Mahmut’u görevlendirdim.  Ağa hayret eder. Hasta olduğunu düşünür. Mahmut hasta değildir. “Bunda bir iş var.”der. Mahmut’tan önce tarlanın bir kenarına saklanır. Mahmut gelir. Çıkını açar. Ekmek ve çökelek vardır. Aynı soruyu sorar. Aynı cevabı alır. Mahmut ağacın gölgesinde uyur. Ağa eve varır. Mahmut’un yarınki torbasına kaymak ve bal koyun.”der. Öyle yaparlar. Ağa Mahmut’tan önce tarladadır. Mahmut çıkını çıkarır. Ekmek, kaymak ve bal vardır. Mahmut “Armut, armut! Bal ve kaymakla bu arpa biçilir mi?”der. Hayali ses “Biçilir Mahmut, biçilir.”der. Bir dönümünü bitirinceye kadar hiç dinlenmez. Ağa çok üzgündür. Buradaki çalışmaları, bu işçiler yapıyor. Ben onların emeğini namım olsun diye başkalarına yediriyorum. Mahmut bana ders verdi. İlk önce onların yemesi gerekirken misafiri onlardan üstün tuttum. İnsanlarda nefis birdir. Kullar arasında ayırım yaptım. Mahmut o günden sonra daha itibarlı biri oldu. En büyük dersi o vermişti.

Rıza Dayı yaşlı biridir. Evde yaşlı bir hanımı var.Çocuklar köyden gitmişler. Sabahleyin öküzlerini önüne koyarak çifte gider, akşama yorgun döner. Toprağı azdır, sürmek zorundadır. Ayşe Nine onun bu yorgun haline acır. “Adam rençberlik yapma. Bu yaşta sana zor geliyor. Gücün yetmiyor.”diye söyler.

Öğleyin eve Fazıl isminde komşusu gelir.Ayşe Nine uykudadır. Ayşe Nine! Ayşe Nine! Bu sesten Ayşe Nine uyanır. “Hayrola Fazıl. Ne bağırırsın?” “Ayşe Nine, Rıza Dayı düşmüş. Öküzler sürümüş. Biz uzaktan gördük. Kaldırdık. Getiremedik.

Ayşe Nine telaşlanır. Tanıdıklarına haber salar. Rıza Amca’yı eve getirirler. Birkaç gün evden çıkmaz. Yatmak iyi gelmiştir. Geçmiş olsuna gelenlere Ayşe Nine öküzlerin satılacağını söyler.

Rıza Dayı biraz iyi olunca yavaş yavaş yürüyerek evlerine yakın ağaç gölgesinde oturur. Köyde Çelep Ahmet diye biri vardır. Bu hayvan alım satımı yapar. Tüm çevre köylerince tanınan biridir.

Çelep Ahmet, Rıza Dayı’nın öküzlerinin satılacağını duyar. Ağaç dibindeki gölgede oturan Rıza Dayı’nın yanına gelir. Selamlaşırlar.

“Rıza Dayı öküzlerini satacakmışsın. Satma niyetindeysen ben alayım.” Der. Rıza Dayı piyasadan habersizdir. Ayşe Nine öküzleri satmama taraftarı. Rıza Dayı;“Dayım satmak istiyorum. Sağlığım çiftçiliğe elverişli değil.”der. Çelep Ahmet; “Söyle kaç para istersin? Uzlaşırsak al paranı, ben öküzleri götüreyim.” Der.

Zavallı Rıza Dayı, iki öküzün fiyatını, tek öküz fiyatı söyler. Çelep olmaz der. Ucuz fiyatı tekrar pazarlığın içine sokar. Hayırlaşırlar. Çelep parayı verir. Ahırdan öküzleri alır, kaybolur. Rıza dayı hanımını memnun etmek düşüncesiyle müjde verir gibi öküzleri sattığını hanımına söyler. Hanımı “Bu çok ucuz. Olmaz. Git, söyle öküzlerimizi geri versin. Parasını ver.”der.

Rıza Dayı Çelep Ahmet’i arar. Bulamaz. “Akşam kahvede bulurum.”der. Akşamın olmasını bekler. Topal ayağı ile yavaş yavaş yürür. Kahve alışkanlığı yoktur. Rıza amcanın kahveye gelmesine herkes şaşırır. Çelep Ahmet’in masası doludur. Yavaşça onların yanına sokulur. Merhabalaşmalar olur. Çaylar içilir.

Rıza Dayı, Ahmet oğlum ben öküzlerimi satmaktan vazgeçtim. Yarın sağlığıma kavuşunca yine ekip-biçme işini yaparım diye düşündüm. Çelep Ahmet “Ben aldığım öküzleri geri veremem o iş bitti.”der. Ahmet terbiyesiz ağzı bozuk biridir. 

Rıza Dayı; “Dayım şu paraları al. Bu yaşta kırma beni. Öğleyin aldın. Aradan gün geçmedi.” Der.

“Olmaz Rıza Dayı! Vermem dediysem vermem.” Yanındakiler ver Ahmet! Yaşlı dayıyı kırma derlersede olmaz. Rıza Dayının sesi yükselir. Ahmet güçlüdür. Kızar. Verip vermeme hararetlenir. Ahmet “Sen ne söz anlamaz birisin vermeyeceğim. Nereye gidersen git.”

Rıza Amca “Ben zorlada oysa öküzlerimi alacağım.”Alamazsın. Alırım. Derken sinirler gerilir. Çelep Ahmet; “Öküz yerine bilmem neyimi al”der.

Kahve suskundur. Ahmet’in bu sözü hakarettir. Rıza Dayı; “Bak Ahmet ben senin dediğini alırım. Ama evinizde lazım olup istemeye gelen olursa senin bilmem neyin yerine ben kendiminkileri veririm.”der.

Bu söz çok ağırdır. Sandalyeyi kaldırır. Rıza Amcaya vuracağı zaman durdururlar. Tüm köylü Rıza Amcadan olur. Parayı Çelep Ahmet’e verirler.

Rıza Dayı yaşlı biridir. Evde yaşlı bir hanımı var.Çocuklar köyden gitmişler. Sabahleyin öküzlerini önüne koyarak çifte gider, akşama yorgun döner. Toprağı azdır, sürmek zorundadır. Ayşe Nine onun bu yorgun haline acır. “Adam rençberlik yapma. Bu yaşta sana zor geliyor. Gücün yetmiyor.”diye söyler.

Öğleyin eve Fazıl isminde komşusu gelir.Ayşe Nine uykudadır. Ayşe Nine! Ayşe Nine! Bu sesten Ayşe Nine uyanır. “Hayrola Fazıl. Ne bağırırsın?” “Ayşe Nine, Rıza Dayı düşmüş. Öküzler sürümüş. Biz uzaktan gördük. Kaldırdık. Getiremedik.

Ayşe Nine telaşlanır. Tanıdıklarına haber salar. Rıza Amca’yı eve getirirler. Birkaç gün evden çıkmaz. Yatmak iyi gelmiştir. Geçmiş olsuna gelenlere Ayşe Nine öküzlerin satılacağını söyler.

Rıza Dayı biraz iyi olunca yavaş yavaş yürüyerek evlerine yakın ağaç gölgesinde oturur. Köyde Çelep Ahmet diye biri vardır. Bu hayvan alım satımı yapar. Tüm çevre köylerince tanınan biridir.

Çelep Ahmet, Rıza Dayı’nın öküzlerinin satılacağını duyar. Ağaç dibindeki gölgede oturan Rıza Dayı’nın yanına gelir. Selamlaşırlar.

“Rıza Dayı öküzlerini satacakmışsın. Satma niyetindeysen ben alayım.” Der. Rıza Dayı piyasadan habersizdir. Ayşe Nine öküzleri satmama taraftarı. Rıza Dayı;“Dayım satmak istiyorum. Sağlığım çiftçiliğe elverişli değil.”der. Çelep Ahmet; “Söyle kaç para istersin? Uzlaşırsak al paranı, ben öküzleri götüreyim.” Der.

Zavallı Rıza Dayı, iki öküzün fiyatını, tek öküz fiyatı söyler. Çelep olmaz der. Ucuz fiyatı tekrar pazarlığın içine sokar. Hayırlaşırlar. Çelep parayı verir. Ahırdan öküzleri alır, kaybolur. Rıza dayı hanımını memnun etmek düşüncesiyle müjde verir gibi öküzleri sattığını hanımına söyler. Hanımı “Bu çok ucuz. Olmaz. Git, söyle öküzlerimizi geri versin. Parasını ver.”der.

Rıza Dayı Çelep Ahmet’i arar. Bulamaz. “Akşam kahvede bulurum.”der. Akşamın olmasını bekler. Topal ayağı ile yavaş yavaş yürür. Kahve alışkanlığı yoktur. Rıza amcanın kahveye gelmesine herkes şaşırır. Çelep Ahmet’in masası doludur. Yavaşça onların yanına sokulur. Merhabalaşmalar olur. Çaylar içilir.

Rıza Dayı, Ahmet oğlum ben öküzlerimi satmaktan vazgeçtim. Yarın sağlığıma kavuşunca yine ekip-biçme işini yaparım diye düşündüm. Çelep Ahmet “Ben aldığım öküzleri geri veremem o iş bitti.”der. Ahmet terbiyesiz ağzı bozuk biridir. 

Rıza Dayı; “Dayım şu paraları al. Bu yaşta kırma beni. Öğleyin aldın. Aradan gün geçmedi.” Der.

“Olmaz Rıza Dayı! Vermem dediysem vermem.” Yanındakiler ver Ahmet! Yaşlı dayıyı kırma derlersede olmaz. Rıza Dayının sesi yükselir. Ahmet güçlüdür. Kızar. Verip vermeme hararetlenir. Ahmet “Sen ne söz anlamaz birisin vermeyeceğim. Nereye gidersen git.”

Rıza Amca “Ben zorlada oysa öküzlerimi alacağım.”Alamazsın. Alırım. Derken sinirler gerilir. Çelep Ahmet; “Öküz yerine bilmem neyimi al”der.

Kahve suskundur. Ahmet’in bu sözü hakarettir. Rıza Dayı; “Bak Ahmet ben senin dediğini alırım. Ama evinizde lazım olup istemeye gelen olursa senin bilmem neyin yerine ben kendiminkileri veririm.”der.

Bu söz çok ağırdır. Sandalyeyi kaldırır. Rıza Amcaya vuracağı zaman durdururlar. Tüm köylü Rıza Amcadan olur. Parayı Çelep Ahmet’e verirler.

Yıl 1946. Türkiye çok partili bir sisteme gitmiştir. Daha önce Atatürk bu sistemi denemiştir. Halkı bu sistem bahanesiyle bölmeye çalışanlar tehlike yaratmıştır. Çok partili sistemden vazgeçilmiştir.

1946 yılında İnönü hükümeti çok partili seçim sistemini uygulama kararı almıştır. 1950 seçimleri Demokrat Parti ile CHP arasında olmuştur. Anlatacağım hikaye gerçektir. Halen yaşlı babalarımızın hatıralarında vardır. 1950 yılı milletvekili seçimlerinde Burdur adaylarından Mehmet Özbey diye biri vardır. 1909 doğumlu. Tefenni nüfusuna kayıtlıdır. Ankara Gazi Eğitim Beden Eğitimi bölümünden mezundur. Genelde İzmir bölgesinde görev yapmıştır. Son görev yeri İzmir Beden Terbiyesi bölge Müdürlüğü’dür.

Burdur’un 1950 yılı milletvekili adayı olur. 9-10 ve 12. dönem milletvekili seçilir. Mecliste renkli bir kişiliği vardır. Tek partili seçimlerde rekabet yoktur. Belirlenen adaylarla seçim yapılırdı. Halk Mehmet Özbey’e çok sevmiştir. Bir anda meşhurlar. Halk adamı, alçak gönüllü. Köylünün derdinde anlayan kişi olarak tanınır. Mehmet Özbey’in seçilme taktiğidir sevilmesi. Bu taktiklerdeki hikayesindeki olaylar dilden dile halen dolaşmaktadır. Mehmet Özbey İzmir’de yaşar. Burdur’un nerede olduğunu bile tam bilemez. Ama onun vekil olma hayali yaratıcı gücüyle kendini tanıtır. Burdur’u da o zaman tanır. Çocukları yoktur. Seçim propagandasını hanımıyla beraber yaparlar. Güzel bir hitabeti yoktur. Halkın içinde olması, onlarla sohbet ederek onların istemlerini öğrenerek yapacağını vadeder. Yeşilova köylerindeki seçim çalışmaları üç kişiden oluşur.

Kendi, hanımı birde doktor olarak tanıttığı kişidir. Doktor değildir. Sağlık memurudur. İçinizde hasta olan ar mı? Köylülerin tümü hastayım derler. Doktorun elinde bolca sıtma için kullanılan ..... vardır. Hızlı bir muayene ve bir avuç .... onların gönlünü alınır.

Torbalar dolusu anında verilecek ilaç, oyuncak, zeytin, peynirleri vardır. Herhangi bir köye vardıklarında ilk işi muhtarı bulmaktır. Muhtar köy bekçisini tellalla Mehmet Özbey’in geldiğini duyurur. Çok kişiler “Bu kim? Ne iş yapar? Milletvekilide ne diye sorarlar.

Özbey “Mahsulünüz iyi mi? Okulunuzda suyunuz var mı? İçinizde hasta olanınız şuraya gelsin” gibi ön yoklamalarla ne diyeceğini hazırlar. Bu seçimden sonra size söz veriyorum. Bu isteklerinizin tümünü yerine getireceğim. Halkın sevgisini ve itimatını kaznır. İş isteyenlerin listesini alır. Hatta latife olarak sigara paketinin üzerine bile yazdığı söylenir. Paket bitince atıldığı dilden dile dolaşmıştır.

Evde kimse yoksa. Getirdiği ekmek, peynir, zeytinle hanımı sofrayı hazırlar. Ev sahibi şaşkına döner. Böyle adam bir daha gelmez. Halk çocuğu, alçakgönüllü, fakir babası ünvanını alır.

Seçimin birisi hasat zamanıdır. Herkes düver sürmekte, tinas savurmaktadır. Hanımı düven süren kadının yanına gider, onunla düver sürme işini yapar. Her davranışta kendini onların seviyesinde olarak gösterir. Namı diğer köylere kadar gider. Namaz vakti gelince tüm cemaat önünde abdestini alır. Müslüman çocuğu olarak tanınır. 1954 yılında Öbey, Gönen İlköğretmen Okulu’na gelmiştir. Ben öğrenciydim. Müdür Bey “Tüm Burdurlular salonda toplansın. “diye haber gönderdi. Burdurlular okulun ... temsil ederler. Kendisi kürsüdedir. Herbirimize TBMM’nin kağıt ve zarfını verdi. “Şimdi ben söyleyeceğim siz yazacaksınız. Sayın veli, çocuğunuzun yanına uğradım. Bir ihtiyacı olup olmadığını sordum. Yavrunuz sağlıklı ve ihtiyacı olmadığını gördüm. Bu yazdıklarınızı zarfın içine koyarak babalarınıza gönderin.”

En az 150 kişinin mektubu  Burdur’un tüm köylerine ulaştı. Babamdan mektup aldım. Çok sevdiğimiz vekilimiz Özbey yanına gelmiş. Sağlıklı olduğunu yazıyorsun...

O akşam babam köy kahvesinde olayı anlatmış. “Halk çocuğu, fakirin halinden bilen kişi gibi sözlerle bir anda 150 köyde ismini söyletmiş. O yıllar televizyon, radyo yok. Ama yapmış olduğu mektup işinin etkisini düşünün. Ankara’ya hasta veya iş bulmak için gidenler bir büro kiralamış. Her sabah büroya uğrar, onların işleriyle uğraşırmış. Üç dönem etkin propagandasıyla vekil oldu. Ayrıca Güneş gazetesi ve Mecmuası’na çıkarak meclisteki konuşmalarını oralarda yayınladı. Duyulan bir haraketi ise tüm mal varlığını Mehmetçik Vakfı’na bağışlamış. 28 Şubat 1992 tarihinde ölmüştür. Allah rahmet eylesin.   

 

Yıl 1957. Gönen Öğretmen Okulu mezuniyet günü. Okul Müdürü Remzi Arifoğlu’nun, tüm okulu spor sahasına toplayarak yaptığı konuşma; 

“Eğitim neferleri! Sizleri Anadolu’nun kucağına gönderiyoruz. Anadolu’nun kucağı geniştir. Sizleri kucaklar. Yolsuz, okulsuz yıllarca kendi haline bırakılmış bu toprakların sizleri beklediğini unutmayın. Öğretmen okulları marşını her gün söylüyorsunuz. Candan açtık cehle karşı bir savaş. Bu yolda ant içen genç arkadaş. Alnımızda bilgilerden bir çelenk, nura doğru can atan Türk genciyiz.”diye inanarak söylediğim marşın tatbikatına gidiyorsunuz. Sizler devrimlerin bekçisi, devrimlerin tatbikinde yılmayan genç lidersiniz. Verdiğimiz eiğitimin temsilcisiniz. Korku bilmez bir soyun çocuklarısınız. Memleket ve millete hayırlı olunuz.”

Müdürümüzün konuşmasının ana fikriydi. Hepimizi öptü. Merasim sonrası arkadaşlarla vedalaşırken gözyaşlarımızı tutamadık. Adresler alındı.Altı yıllık okul hayatının  hatıraları ile birbirimizden ayrıldık.

İlk günler nerelere atandıklarını anlatan mektuplar yazdık. Illar geçti, kopukluklar oldu.Bağlar koptu. En samimi birkaç arkadaşla kaldık.

Her yıl haziran ayının son haftasında Gönen Öğretmen Okulu’nda toplanılır. Kuru fasulye günü yapılır.Gelenler azaldı.Ölümler duyuldu.Emeklilik döneminde parmakla sayılacak kadar azaldık. Sınıf arkadaşım Çivrilli Yücel Güngör, Denizli’de yaşıyor.Ulaşabildiği arkadaşlarla kontak kuruyordu.Tümü öğrekmen kuruluşlarının toplantılarına katılırdı.

Telefonum çaldı. Nisan ayının on ikisinde İzmir’de yaşayan devre arkadaşlarımız Tire’de toplanacaklarmış.

Burdur-Denizli yolculuğu sonunda Yücel’le buluştum. Trenle yolculuk yapacaktık.12.30 treni ile yolculuk başladı.Trenimiz hızla batıya doğru yol alırken tabiatın değiştiğini gördüm. Burdur’da erikler yeni çiçek açmıştı. Yol boyunca istasyonlarda taze erik satanları gördüm. İncir ve zeytin ağaçlarının bahçelerinden geçiyorduk. Dağlar yeşile boyanmış gibi. Buralar için şöyle bir söz vardır. Dağları yağ, ovaları bal akan memleket.

Denizli-Sarayköy-Nazilli-Aydın istasyonlarındaki kalabalık ve hareketlilik göze çarpıyordu.Her duraktan sonra tabiatın rengi değişiyor. Yaşamda değişikti.Biz kış mevsimini bitirmemiştik. Burallarda bahar bitmek üzere.

Trenimiz Tire istikametine gidiyordu.Arazide fidancılık yapımını gördüm. Bayındır-Tire arası fidan ve çiçek yetiştirmekle uğraşıyordu.Dağlar zeytinlikti.

Akşama doğru Tire’ye vardı. Öğretmenevinde yer bulamadık.Otele yerleştik. 

Ertesi gün saat 11.30’da İzmir’den öğretmen arkadaşlar otobüsle öğretmenevinin bahçesine geldiler. Bizim devreden 4 kişi varmış. 3 tanesi geldi. Sarıldık. Değişmişler. Siyah saçlar beyaza dönüşmüş. Yüzler buruşuk, gözler gözlüklü. Bir masada yer bulduk. Hemen 1957 yılına döndük. Kalanları, ölenleri bildirdik. Uzun bir yemek faslı, 70 yıllık geçmişi, Çocuklarımızdan, ailelerimizden söz ettik. 30 yıl Anadolu’nun yükünü çeken bizler, haliyle değişecektik. Meslekteki zorlukları, sürgünleri, ölümleri anlattık. Hastaydık. Bu kadarına şükrettik.

O gün onları uğurladık. Tire’yi gezdik. Meşhur pazarında dolaştık. Kent müzesindeki Tire’nin geçmişteki özellik taşıyan kişi ve mücadelesini belirten  müze görmeye değerdi.

Trenle dönüş başladı. Yılların özlemini bu kısa zamana sığdırdık. Zaman az da olsa hasret gidermenin mutluluğunu yaşamış olduk. Trenle o güzelim tabiatı arkada bırakarak Denizli’ye geldik.

Yemyeşil Tire’de hasretlikleri yad ettik. Bu bizde bir anıydı.