Manşet - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

Bugün Türkçeye Büyük Halkevi olarak çevrilebilecek Millî Kütüphanelerine götürdüler. Mihmandar bayan binanın birkaç katını ve çalışma salonlarını gösterdi. Araştırma yapanlar, yabancı dil öğrenenler ve bir müzik salonu. Burada bize Türkçe bir parça diye bula bula Beatles’in bir albümünü getirdiler. Bunun bize ait olmadığını söyleyerek çantamda öğleden sonra gideceğimiz okul için hazır bulundurduğum Ruhi Su’nun bir kasetini dinlettim. Bölümün sorumlusu bayan bunu bırakmamızı istedi. Bıraktım. Böylece Ruhi Su yerini bulmuş oldu… 

Önünde açık bir kitapla ilgilenmekte olan bir yetkilinim odasına alındık. Felsefe profesörü imiş. Bize Çuçe Düşüncesi ile ilgili uzun bir nutuk çekti. Bu bilgilerin bizde olan Kore işe ilgili kitaplarda da bulunduğunu söyleyerek elinden kurtulmaya çalıştım. Türkiye ile ilgili birkaç İngilizce ve Fransızca broşür ile Kore hakkındaki kendi kitabımı bıraktım.

2001’deki gelişimde kütüphaneye bir veya iki kitabımı bırakmış olduğumu hatırlatarak bilgisayarda bunların bulunmasını rica ettim. Kitabın adından girmeyi başaramadılar fakat adımdan girince Dünyanın Bütün Çiçekleri, Biz Hazırız ve Vatan Türküsü kitaplarımın künyeleri çıktı. Kore Milli Kütüphanesinde Türkçe kitaplar yalnızca bunlar olmalı. 

İsteğimiz üzerine kentin alabildiğine geniş caddelerinde bir otomobil gezintisi yaptık. Otelde biraz dinlendik. Sonra Rungla 2. Kademe Okulu’na götürdüler. Okulun bizden başka yabancı ziyaretçileri de vardı. Kim İl Sung ve Kim Jong İl Düşüncesinin öğretildiği salonları gördük. Kim Jong İl’le ilgili salonda öğretmenin sözlerini çocuklar hep bir ağızdan tekrarlıyorlardı! Sonra fizik, kimya laboratuarlarındaki çalışmaları görüp konser salonuna geçtik. Çoğu kız olan öğrenciler sahnede çeşitli müzik aletleri çaldılar. İlk iki parçanın konusunu sordum: Kim Jong İl’le ilgiliymiş…

Burada gelenek olduğu üzere (artık bunu biliyoruz) çocuklar sonunda salona indiler ve konukların bir kısmını oyuna kaldırdılar. Ben de beceriksiz adımlarla bu oyunda yer aldım. Kim ve Şenal fotoğrafladılar. Oyun bittikten sonra grup halinde de fotoğraf aldırdık. 

TÖRENLER, TÖRENLER…

Bizi özel bir halk pazarına götüreceklerine söz vermişlerdi. Burayı çok merak ediyordum. Kentin farklı yerlerinde Amerikan barakalarından bozulmuşa benzeyen iki ayrı pazara götürdülerse de ikisinde de bugün alışveriş yokmuş veya bitmiş. Bunu yarın Kim İl Sung’un ölüm yıldönümü olmasına yordular. Törenlere hazırlık yapıyor olabilirlerdi. 

Bugün caddelerde iki nedenle kalabalıklar vardı. Öğrencileri Kim İl Sung Anıtı’nın önüne saygı duruşuna götürüyorlardı. Yarın da bizdeki 10 Kasımlarda Anıtkabir ziyaretleri gibi halk Kim İl Sung’u ziyaret edecekmiş. Herhalde yarın bu nedenle tatildi. Caddelerdeki öteki kalabalık geldiğimizden beri karşılaştığımız ama fotoğraflayamadığımız Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 9 Eylül’de yapılacak 60. Yılı kutlamalarına hazırlık için toplanmıştı. Şehrin birçok alanında binlerce kişinin katılımıyla tören provaları yapılıyor. Biz Türkler bunu 19 Mayıs provalarından ötürü kısmen anlayabiliriz ama Batılıların anlaması hiç mümkün değil.

Akşam yemeğinden sonra Om ve Kim’i Soft Drink’te bira içmeye davet ettik. Nedense bu akşam pek iştahlı davranmadılar. Türkiye’den getirdiğimiz bir paket fındığı da açtık, biz bira içtik, onlar soda içtiler.

BU ZİYARETTEN MEMNUNUZ AMA… 

Karşılıklı konuşmalarımızda bu ziyaretten memnun olduğumuzu, bu dostluğu daima sürdüreceğimizi söyledik. İki şeyi eleştirdim: Biri yollarda fotoğraf çekmemize izin vermeyişleri, ikincisi Kim İl Sung ve Kim Jong İl’e tapınma kültürleri. Saygıyı anlıyorduk ama bu fazlaydı. Hiçbir halk bunu normal göremezdi. Onlar ise kendilerine her şeyin bu iki kişi tarafından verildiğini, bu nedenle saygılarının büyük olduğunu söylediler ve kendilerini anlatamadıklarını da eklediler. 

Memleketten getirdiğimiz armağanların sonuncularını dağıttık. Ringla Okulunun öğrencilerine bir paket şeker bırakmıştık, Kime ve Om’a birer paket Türk sigarası, bir paket şeker, eşlerine de birer kolye, restoranda hizmetimizi yapan kıza bir küçük fakat zarif yaka iğnesi. 

Yarınki Kim İl Sung’un ölüm yıldönümü nedeniyle Kim Jong İl’e hitaben kaleme aldığım ve halkının gösterdiği konukseverlikten ötürü teşekkür ettiğim mesajımı Kim gene kendi istediği cümlelerle çevirmek istedi. Kendi cümlelerimde ısrar ettim. 

Odamıza çekilince Şenal’la bir değerlendirme yaptık. Bu ziyaret, Türkiye’ye gelmek isteyen Om’un bu gelişi garantilemek amacına yönelikti ve gerçek bir ihtiyaçtan kaynaklanmıyordu. Bu nedenle öteki gelişlerimiz gibi canlı ve içten olmamıştı. 

Om ve Kim’in, isteklerimizi savuşturmak için su gibi yalan söyledikleri kanısındayım. Durup durup sigara istemeleri ve yemeğe götürülmek için fırsatlar yaratmaya çalışmaları hiç hoş değil. Bunlar sosyalist davranış kalıplarına aykırı.  Koskoca bir millet, başkalarının yanında böyle mi temsil edilir?

Bu yoksulluk ve gerilikten inşallah durumlarını ve böylece sosyalizmlerini kurtarabilirler de onları savunan bizleri de mahcup etmezler. 

8 Temmuz 2008, Ayrılış

Saat yediden önce uyandırıldık. Kahvaltıdan sonra havaalanına götürülürken caddelerde Kim İl Sung’un anıtlarına saygı duruşu için grup grup yürüyen kalabalıklarla karşılaştık. Havaalanında çıkış işlemlerimizde bir sorun çıkmadı. Cep telefonlarımız iade edildi Koryo Havayollarının Pekin uçağı havalanırken Kim ve Om bize el sallıyorlardı… Eleştirilerimiz olsa da sosyalist ülkülere sıkı sıkıya bağlı bir ülkeden ayrılıyorduk, biz de duygulandık. 

(Not: İstediğim gibi bir olmayacağı için benden istedikleri kitabı yazmadım. Yalnız, dönüşümde Kore hakkında birkaç yazı yazdım. Ertesi yıl, el sanatları ürünleriyle Kim ve Om Türkiye’ye bir kez daha geldiler ve yapılan sergilerde bunları satarak ülkelerine döndüler. Kadınlar Birliği heyeti ise bütçe sorunları nedeniyle gelemedi.) (17 Mayıs 2018)

Kore ile ilgili diğer 9 yazı için Facebook’ta Zeki Sarıhan zaman tüneli veya zekisarihan.com

Bugün sabah saat sekizde Vansan kentine gitmek üzere otomobille başkentten ayrıldık. Kore Yarımadası’nı enine keserek Doğu Denizi’ne doğru uzun bir yolculuk yaptık. Bir süre ovalarda yol aldık sonra dağlık bölge başladı. İnsan gücüyle yapılmış işleri kapkaranlık uzun ve kısa tünellerden geçtik. Her yanda önceki günkü şiddetli yağmurun izleri görülüyor. Tünellerde bile su vardı. Yolun belli bölümlerine “bozuk” işareti konulmuş. Yol bütünüyle beton. Beton bloklar üzerinden geçerken otomobil tekerlekleri trenin çıkardıklarına benzer sesler çıkarıyor. İlk mola verdiğimiz yer bir baraj kıyısındaki restoran. Karşıda dimdik tepeler.. Yağmurdan yerlere saçılmış ve toplanmamış kayısılar görünüyor. 

Yol boylarında tek tük insanlar göze çarpıyor. Bozulup yollarda kalmış birkaç motorlu aracı tamir etmekle uğraşanlar veya tamir edilmesini bekleyenler var. Bir adam ineğini çitten atlatmaya çalışıyor. Yol kıyısında birkaç keçi otluyor. Çoğu erkek, bir kısmı kız üniformalı askerler. Kamyonların üzerine istif olmuş köylüler. Bizim köylerdeki 1960’lı, haydi haydi 70’li yıllarını hatırlatıyor.  Kuzey Kore bu bakımdan Türkiye’yi 30-40 yıl geriden izliyor. 

Yol boyunca hiçbir çeşmenin veya su gözünün olmaması ilginç. Bu kadar yağmura rağmen bu topraklardan herhalde hiç su çıkmıyor!

Doğu Denizi kıyısındaki 200.000 nüfuslu Vansan şehrinden, kampa getirdiğimiz çocuklarla 2000 yılında da geçmiştik. Gece idi. Bu kez şehri aydınlıkta gördük. Yakın bahçelerden dönenler, yol boylarında grup grup oturmuşlar, belki de piknik yapıyorlar. Topladıkları ürünleri bir kısmı bisikletlerinin sepetlerinde, bazı kadınlar başlarının üstünde taşıyorlar. Kayısı, şeftali veya lahana. Hoş görüntüler fakat çok istediğim halde otomobil durmadığı için tek bir fotoğraf alamıyorum. Bu umudumuzu dönüşe saklıyoruz. Şehrin ana caddeleri, bütün Kore şehirlerinde olduğu gibi çok geniş. Fakat ana caddeden çıkılmadığı için sokakları hakkında bir görüş edinemiyoruz. “Burada bir kahve içebilir miyiz?” İsteğime “Burada yok. Çocuk kampında içeriz” yanıtı veriliyor. Vansan’a varmadan bulutlu ve puslu hava kaybolmuştu. Pırıl pırıl bir güneş var. Geçtiğimiz dağlar, herhalde batıdaki bulutların buraya geçmesine engel olmuş. 

Şehri beş on km. geçince Uluslararası Kim İl Sung Çocuk Kampına ulaştık. Burada anılarım var. Fakat şimdi yalnızca birkaç küme çocuk görünüyor. Tesisin birkaç bölümünü gezdirdiler. Burada fazla kalmayarak dönüş yolunda bir plaj tesisine sapıyoruz. Kumanyalarımızı yiyeceğiz. Ancak yetkililer giriş için para istiyorlar. Om, işi hallediyor. Denize karşı taraçada kumanyalarımızı yiyoruz. Satın aldığımız beş şişe suyun parası bizden. Sahilde geniş bir park var. İçinde birkaç büfe ve pasta, çikolata gibi fabrika ürünleri satan kadınlar bulunuyor.

FOTOĞRAF ÇEKME YASAĞI

Bunlardan birine yaklaşıyorum ve fotoğrafını çekmek istiyorum. Kim, engel oluyor. Nedenini soruyorum. Fotoğrafta görünecek kadından izin almak gerekirmiş. Oysa kadın isteğime hayır dememişti. Bunu hatırlatınca ikinci yalan geldi: Kadın geleneksel giysiler içinde değilmiş! Bu tutuma bozuluyorum. Bir büfenin fotoğrafının çekilmesine başkentte de engel olmak istemişlerdi. Bizim oralara yaklaşmamızı bile istemediklerini anlıyorum.

Vansan’dan dönüşte, giderken çekemediğim fotoğrafları çekmek istediğimi söyledim. Çalışan, yük taşıyan insanlar. Askerler, çocuklar… Demezler mi  “Bu yolda durmak yasak!” Yani çekemezsin! En ilginç fotoğraf herhalde bir kağnı arabasınınki olacaktı. Giderken de bunlardan birkaçını görmüştük. Yol boyunda ufak çapta sebze meyve satan kadınların fotoğrafları da ilginç olurdu. 

Bu yasakçı tutumlarından ötürü ev sahiplerine küstüm. Daha doğrusu kızdım. Bunu fark ettiler. Yolda dinlenmek için kısa bir mola verildiğinde bunun yasak bir duruş mu olduğunu sorarak alay ettim. Hani yol boyunca durmak yasaktı? Daha sonra yolda durmakta olan her aracı gösterip bunların kanunsuz duruşlar mı olduğunu sordum. Verecek yanıtları olmayınca “Anlaşılan yasak Koreliler için değil, Türkler için” dedim. 

Bu tartışmalar içinde muhabbet yeniden koyulaştı. Barajdaki tesise bu kez kahve için uğradık. Ancak onlar kahveyi değil, birayı tercih ettiler. Tabii parası bizden olmak üzere. Biranın fiyatı kahvenin üçte biri kadarmış. Böyle ekstra giderler için ödenekleri yok. Bir kahve, üç bira ve bir üzüm suyunun toplam fiyatı bizim paramızla 5 lira kadar tuttu. 

Burada hizmet eden iki kızla fotoğraf çektirdik. Onlara Türkiye’den geldiğimizi söyledikten sonra “İki bekâr oğlumuz var. Bizimle Türkiye’ye gelmeye ne dersiniz?” diye takıldım. Utanıp sıkılacaklarını sanırdım. Hiç değilse “Ailemiz bilir” derlerdi diye umarken “Müstakil ev de verecek misiniz?” diye sormazlar mı? 

BİR DAHA KORE’YE GELİRSEM…

Yolda Korelilere anlattım ki bir daha memleketlerine gelirsem başkentte değil, otelde değil, bir köy evinde misafir olmak isterdim. Köylülerle birlikte kalkıp tarlaya gitmek, akşam birlikte onlarla birlikte dönmek isterdim.

“Niçin?” diye sordular. 

“Çünkü, dedim. Bir milletin temelini köylülük oluşturur. O millet en iyi köylülerinden anlaşılabilir.”

“Köylerimizde evler dardır, misafir yatıracakları yer yoktur” dediler. 

“Türkiye’de köy evleri geniştir. Kore’de neden dardır?”

“Çünkü Kore’nin yüz ölçümü küçüktür. Nüfus kalabalıktır!” diye yanıtladılar… (15 Mayıs 2018)

Diğer Kore günlükleri için zekisarihan.com yazıp tıklayınız. 

Bugün bir çiftlik ziyareti yapacaktık ama dünkü şiddetle yağmur nedeniyle yolların bozulduğunu söyleyen sorumlumuz Om, bu geziyi iptal ettiğini söyledi. Dün zaten bir çiftlik gördüğümüzü de eklediler. Eh, öyle olsun!

Kulaklarımda mantar olduğunu ve Koreli bir doktora göstermek istediğimi söylemiştim de “Olur” demişlerdi. Buna nihayet sıra gelmiş. Murat Şahin “Bunlar sizi yabancıları götürdükleri bir hastaneye götürürler” demişti. Gerçekten de öyle oldu. Yabancıları oturduğu semtteki “Dostluk Hastanesi”ne götürdüler. Kendilerine teşekkür ettim ancak Korelilerin gittiği bir hastaneyi görmeme engel oldukları için de çıkıştım. 

Hastane girişinde basit bir dosya hazırladılar. Üst katta önce bayan bir doktor kulaklarıma baktı. Mantar olduğunu gördü. Kulaklarımı bir sıvı ile yumuşattı, sonra bunları bir vakumla çekti. Aynı katta dermatoloji servisini gördüm. Gelmişken ayaklarımdaki mantarı göstermenin faydası vardı. Doktor, bunun ciddi bir hastalık olduğunu, tedavisinin uzun süreceğini söyledi. Eliyle mehlem sürdü, bundan bir miktar vererek sabah ve akşam sürmemi söyledi. 

Hastane çok sakindi. İn cin top oynuyordu. Bu Korelilerin gittiği bir hastane olmadığı için Kore’nin saplık sistemi hakkında bir izlenim edinemedim. 

Buradan yabancıların alış veriş yaptığı bir markete gittik. Türkiye ölçülerine göre orta boy markette meyveden ayakkabıya, içkiden bavula, kuruyemişten kırtasiyeye kadar her çeşit malın bulunduğu marketten bir bavul, iki kalem, 2 kg armut ve peynir aldık. Malların bir kısmı ithal. 

KİM İL SUN ÇİÇEĞİ 

Öğleden sonra hafif bir yağmur altında Devrim Şehitleri Mezarlığı’na gittik. Elimize verilen çiçekleri koyduk. Dönüşte ise Botanik Bahçesini gezdik. Dünyanın çeşitli ülkelerden getirilmiş bitki türleri vardı. Kim İl Sung ve Kim Jong İl Çiçeklerinden Türkiye’ye getirmek istediysek de ilkinin sıcak ülkelerde yetiştiğini söylediler. Gerçekten görkemli bu çiçeği saksıda götürmek mümkün olmadığından 5 Yuro’ya bir soğan aldık. Yetiştirilmesinin tarifini de aldık ama başarabileceğimizi sanmıyorum. Toprağı tamamen çürümüş orman yapraklarından oluşuyor. Oteldeki satış yerinden de Çocuk Sarayı’ndaki gösterinin CD’sini ve 5 müzik kaseti satın aldık. 

Kim, 8 Temmuz tarihinde yapılacak Ülker çapındaki tören için devlet başkanı Kim Jong İl’e hitaben yazılmış bir metin önümüze uzattı. Bizim adımıza kendisi yazmış! Çıktısını da almışlar. Bunu kendim, kendi cümlelerimle yazacağımı söyledim Türkçe olarak da yazıp verdim. Bunda 28 Haziran’dan beri bulunduğumuz Kore’de halktan sıcak bir ilgi gördüğümüzü belirterek kendi şahsında Kore halkına teşekkür ediyor, Kore’nin bağımsızlığı koruma, birleşme ve kalkınma mücadelesinde başarı dileklerimi anlatıyordum. 

Kim, kendi yazdığı metnindeki Songun Politikaları’nın benim metnimde olmadığını gördü ve bunun zikredilmesinde ısrar etti.  Benim kendi dilimi kullanmama izin vermesini, Songun Politikaları hakkında bilgim olmadığını söyledim. Songun Politikalarını açıklamaya çalıştı. Anladığım kadar bu, güçlü olmak için askerî gücü merkeze alma politikaları idi. 

Ayrıca bugün önüme bir demet yazı koydular. Bunlar Kore sosyalizmi, Kim İl Sung ve Kim Jong İl’in önderliği, Savaş ve Barış politikaları gibi konuları içeriyordu.  Bunları çevirtmeli ve Kore hakkında yazacağım kitapta kullanmalıydım…

Saat dörtten sonra serbest kaldık. Onlar bir program önermediler. Biz de odamıza çekildik. Okumalarla meşgul olduk. Akşam yemeğinden sonra onlara haber vermeden otelden çıkarak caddede yüz metre kadar gidip geldik. Eğitim bakanına sorularımı yazıp Kim’e verdim. 

KORE KADINLARI

Sokaktaki insan: Gerek başkentin sokaklarında gerek gördüğümüz ketlerde insanlar hareket halinde. Herhalde yakın yerlere gidenler yürüyorlar. Bisiklet5le gezenler de var. İstisnasız herkesin yakasında Kim İl Sun rozeti var. Olmayan tek bir kişi gördüm. 

Kadınların hepsi sade fakat alımlı giysiler içinde. Etek ve bluzlarının biçimi birbirine benziyor ama hayli çeşitli renkte. Bazılarının etekleri hafif yırtmaçlı ve dizlerine kadar uzanıyor. Saçları düzgün taranmış, bir kısmı arkaya toplanmış durumda. Ayakkabıları da şık. Yağmurlu günlerde çizme giyiyorlar. Bir kısmi yağmurlu havalarda olduğu gibi güneşli havalarda da şemsiye ile geziyor. 

Erkeklerin giyinişleri de sade. Bu mevsimde koyu renkli pantolonlar ve çeşitli renklerde kısa kollu gömlek giyiyorlar. (15 Mayıs 2018)

Bugünkü programa Kadın Birliğini ziyaretle başladık. Buraya 2001’de CKD grubuyla da gelmiştik. Birliğin başkanı değişmiş. Yeni yönetimin ikinci başkanı, yani Uluslar arası İlişkiler Bölümü ikinci başkanı, Ri Yong Hui 40 yaşlarında, diğer Koreli kadınlardan daha toplu biri. Bu buluşma için özel olarak giyindiği ve makyaj yaptığı belli oluyor. Ondan daha yaşlı görünen çevirmenle bu buluşma için UNİCEF’teki görevinden izin alıp gelen Nilgün Hanım Korece’den İngilizceye, İngilizceden Türkçeye ve bunun tersi ile çevirmenlik işi yaptılar. Böylece Şenal çok rahat etti. Söylemek istediklerini tam olarak söyleyebildi ve Korelilerin söylediklerini anladı. Birlik’ten Türkiye’ye yedi kişiyi davet ettiklerine ilişkin CKD mektubunu sundu. Korelilerin de bu davete bu sonbaharda icabet edecekleri anlaşıldı. 

Birlik yöneticileri “Kim Jong Suk-Biyografi” adlı bir kitap armağan ettiler. Biz de karşılık olarak benim Kore kitabımı ve Şenal’ın evden getirdiği işlemeli bir tabak ile bir kutu lokum bıraktık. 

ÜNİVERSİTE NASIL KURULMUŞ?

Bura’dan gene Nilgün’le birlikte Kim İl Sung Üniversitesine gittik. Bizi kapıda karşılayan düzgün giyimli bir akademisyenle grubumuz arasında bir tartışma yaşandı. Bunun nedeni sonradan öğrendiğimize göre geç kalmış olmamız imiş. Neyse ki kapı açıldı, içeriye girebildik. Sınıfları, laboratuarları gezebileceğimizi, hocalarla ve öğrencilerle görüşebileceğimizi hayal ederken bize üniversitenin müze olarak kullanılan bölümünden bazı odaları gezdirdiler. Burada Kim İl Sung’un bu üniversite ile ilişkilerini gösteren fotoğraf, yazı ve kupürlerden oluşuyordu. Verdikleri bilgilere göre, Kim İl Sung Üniversitesi Kuzey Kore’nin ilk üniversitesi imiş. 1948’de Kim İl Sung’un talimatıyla açılmış. O zamana kadar öğrenim görmek zenginlere mahsusmuş. Üniversitede ders verecek hoca bulmakta güçlük çekmişler. Burada ders vermeleri için bazı aydınlara mektuplar yazan Kik İl Sung burada kendisi de ders vermiş. Halen 400 akademisyen ve 10.000 öğrencinin bulunduğu üniversitenin yurtlarında 7.000 kişi parasız olarak kalıyormuş. Üniversitenin 12 fakültesi, bunlara bağlı üç koleji varmış. Öğrencilerinin yüzde 70’i erkek, yüzde 30’u kızmış. Gerek üniversite tarihi, gerek kız-erkek oranı Kuzey Kore’nin uygarlık alanına Türkiye’den çok sonra girdiğini gösteriyor. 

Aşağıda üniversitenin diğer binaları görülüyordu. “Biz bunları albümlerde de görebilirdik. İçlerindeki faaliyeti de görmeliydik” dedimse de zamanın yetmediği yanıtını verdiler. Öğlen de olmuştu. Bizdeki gibi ne çay ne kahve ikramı var. Eksik olmasınlar Kadınlar Birliğinde meyve suyu ikram etmişlerdi.

KORE’NİN HARİKA ÇOCUKLARI

Öğleden sonra Mangyondae Öğrenci ve Çocuk Sarayına gittik. Bir benzerine önceki ki gelişimde de gitmiştik. Kore’de böyle birçok çocuk sarayı varmış. Bugün gittiğimiz ve 1989’da açılmış çocuk sarayı sekiz katlı. Her gün 120 sınıfta 5000 öğrenciye hizmet veriyor. 

Üçüncü katta bazı çalışma odalarını gezdik. Altı yaşından başlayarak çocuklar yazı yazıyor, resim yapıyor, çalgı çalıyor, dans ediyor, jimnastik çalışıyorlar. Küçükler bizi de dansa kaldırdılar. Yüzme havuzunu da gördük.

Büyük ve izleyicilerle dolu büyük bir salonda harika bir müzik-tiyatro-jimnastik gösterisi izledik. Bu çocukların bunları nasıl başardıkları bizim için sır. Anlatılabilecek gibi değil. Eğitimin sihirli gücü. Bunları yetiştiren öğretmenlere kocaman bir aferin. 

Bir kameraman ile bir fotoğrafçının bizi izlediğini fark ettik. Binayı terk etmeden önce bizi bir kabul salonuna aldılar. Deftere izlenimlerimizi yazdık. Sonra ikimizden ayrı ayrı birer demeç aldılar. Çocuk Sarayının kuruluşunun 20. Yılı için hazırladıkları bir belgeselde kullanacaklarmış. Armağan olarak mihmandar hanıma Anadolu Efsanelerini anlatan üçlü bir CD’yi ve bir paket akide şekerini görevli kadına verdik. Burada tercümanımız Kim’in, bizim üst düzey ziyaretçiler odlumuzu söylediğini duydum. 

BİR KİLO DOMATES!

Akşam saatleri geçtiğimiz caddeler, işten evlerine dönen kadınlı erkekli Korelilerle doluydu. Büyük çoğunluğu yürüyor. Pek azı da bisiklet sürüyor. Yoldan tek tük toplu taşım aracı geçiyor. Duraklarda inip binenler var. Pyangyong’da metro da olduğundan kalabalığın bir kısmı da orada olmalı. 

Otele girmeden Şenal biraz gezmek istedi. Om ve Kim biraz nazlandıysalar da sokağın ilersinden arka caddeye yürüdük. Bina girişlerinde birkaç “dükkân”a rastladık. Hava kararmak üzereydi ama bunlarda ışıklar yanmıyordu. Girdiğimiz bir dükkânda salatalık, domates, soğan ve birkaç çeşit daha sebze ve gördük. Çeşit az, stokları da fazla değildi. Domatesin fiyatını sorduk. 100 Von imiş. Türk parasıyla 115 kuruş. Turistlerin buralardan alış veriş yapması yasak olduğundan müşteri olmadık. Yalnızca buralarda ne sattıklarını merak etmiştik. 

Akşam yemeğinden sonra Om ile Kim, ellerinde bir kilo domatesle geldiler… 

Bugün Koreli kadınların bazılarının kulak memelerinin yanaklarına yapışık olduğunu görerek şaştım. 

Acaba memlekette neler oluyordu? Tutuklamalar devam ediyor muydu? (10 Mayıs 2008)

Mangyogdae Çocuk Sarayı’nda gösteri ekibiyle

Pyangyong’da ağaç dikmeye giden kadınlar (Mart 2001 gezisinden)

 

Yorucu bir gün geçirdik. Sabah otelden alınarak yağmurlu bir havada 200 km. ötede “Uluslar arası Dostluk Serisi” dedikleri hatıra müzesine götürüldük. Koreliler konuklarına burayı göstermekten özel bir gurur duyuyorlar. Buraya 2001’de de getirilmiştim. 

Buradaki iki ayrı sarayda devrimin lideri Kim İl Sung’un ve oğlu, ikinci devlet başkanı Kim Jong İl’e gönderilen veya getirilen hediyeler sergileniyor. İlki 50.999 metrekare, ikincisi 20.000 metrekare alana inşa edilmiş. 

Kim İl Sung’a ait olanın 18 tonluk kapısından girince genel salonda en değerli armağanlar sergilenmiş. Bunlar devlet başkanları ve bazı ülkelerin partileri veya dostluk grupları tarafından gönderilmiş. İçlerinde gerçek bir sanat eseri olan ve değeri çok yüksek olanlar var. Kim İl Sung’a 180 ülkeden gönderilen hediyelerin toplamı 222.522 imiş. Her hediyeye bir dakika göz atılsa tamamını görmek için bir yıl sekiz ay gerekiyor. Pavyonlar ülke ülke ayrılmış. Türkiye’den Sosyalist Parti, İşçi Partisi ve bazı kişilere ait sekiz armağan yer alıyor. 

Kim Jong İl’e 165 ülkeden gönderilenlerin sayısı ise 56.477. Burada Türkiye’ye ayrılan bölümde 12 hediye sergileniyor. Bunların çoğu İP’ten. Türkiye-Kore Dostluk Derneğinin de neler gelişinde birkaç parça armağanla geldiği anlaşıyor. Her hediyenin kim tarafından gönderildiği ve geliş tarihi Korece ve İngilizce olarak yazılmış.

Bizi müzede gezdiren kız, Kim İl Sung Üniversitesinde tarih okumuş. Bana Türkiye hakkında bazı sorular sordu. Koreliler genellikle soru sormadıkları, yalnızca sorulara yanıt verdikleri için bu kız farklı ve akıllı biri idi. Bunu kendisinse de söyledim. 

Ben bu binaları Firavun mezarlarına benzetiyorum. Labirent gibi uzun koridorlar, yüksek tavanlar ve soğuk mermer… 

Kim Jong İl “Tapınağı”nda oturup çay kahve içtik. Fotoğraf çektirdik. Önümüze uzatılan deftere ikimiz adına izlenimlerimizi yazdım, imzaladım. Tercümanımız Kim, bunların Korecelerini de yazdı. 

Karşıda yemyeşil bir orman yükseliyor. 

Gene hafif yağmur altında “İnternational Friendship Exhibition”dan ayrıldık. Dönüş yolunda kayalıklar ve onun içinde bir küçük çağlayanın aktığı piknik yerine saparak kumanyalarımızı yedik. Om ve Kim, burada bir Kore rakısı açtılar. Başkentte bulamadığım çakmağı buradaki satış büfesinde buldum. Kim’in bendeki emanet çakmağını geri vermek istediysem de almadı. Bizden başka kimsenin ortalıkta görünmediği büfede üç kadın görevliydi. Satışlarını ne durumda olduğunu sordum. Normalmiş!

BUDİZM MÜZESİNDE

Dönüş yolu üzerinde, Miyohang Tarih Müzesine uğradık. Burası 15. Yüzyıl’dan kalan bir Budizm merkezi. 20 kadar yapının bir kısmı 1950-1953 savaşında bombalayarak yıkmışlar. Budist kılığına girmiş bir adam, camlı kutuya attığımız 20 Von karşılığında bize bir ibadet gösterisi sundu. Buda heykeline karşı dualar okudu. Biz de yere oturarak onu izledik. Buda tanrıları hakkında bilgiler aldık. 

Az ileride benzer bir yapı içinde bir Budist “hoca”sı vardı. Artık omum ibadet gösterisini izlememiz gereksizdi. Türkiye hakkında az çok bilgisi olan tercümanımız, bunun Budizm içinde Alevilik gibi bir mezhep olduğunu söyledi. Burada da ziyaret defterine izlenimlerimi şu cümlelerle yazdım: “1950’deki gibi Amerika’nın gönderdiği askerler olarak değil, dostluk için geldik. Kahraman Kore halkına bağımsızlık, özgürlük ve refah içinde yaşamasını dileriz.” Kim, bunun Korecesini yazının altına ekledi.

Dönüş yolumuzda yağmur sonunda evlerine yaya olarak veya bisikletle dönen insanlar görülüyordu. İki yanda sebze, meyve ağaçları ve mısır tarlaları vardı. 

Otelde akşam yemeğinin yarısını yemiştik ki, UNİCEF’te çalışmakta olan Murat ve eşi Nilgün geldiler. Bizi dışarıda yemeğe götürmek istiyorlardı. Götürdükleri ilk lokanta bana çok lüks geldi. Oldum olası böyle yerlerden hoşlanmadığım için, listede çorba olmadığını bahane ederek başka bir yere gitmemizi önerdim. Bu kez, daha çok Rusların gittiği “Diplomatik Clup”a götürüldük. Burası daha da lüks görülüyordu ama artık “ev sahipleri”ne teslim olmaktan başka çare yoktu. Fakat sundukları çorbayı sevdim. Bizim “Çoban Salatası”nın adı burada “Arap Salatası” imiş. 

Muratlarla Kore üzerinde konuşuyor, bu ilke hakkında bir Türk gözünden bilgi almak istiyordum. Korelilerin ülkenin altını tünellerle birbirine bağladıkları, bazı Japonları kendilerine Japonca öğretmesi için denizden kaçırdıkları ilginç bilgiler arasındaydı. Yabancılar taşrada kalamıyormuş çünkü oralarda lokanta yokmuş. 

Nilgün Hanım’ın Birleşmiş Milletlerin onlara sağladığı internet hattından yararlanıp basarak getirdiği gazete kupürlerini otelde geç vakte kadar okuduk. Bunlar, dünkü Ergenekon göz altılarını anlatıyordu. Türkiye ile ilgili kaygılarımız arttı. Acaba bu gözaltılar kimlere kadar uzanacaktı?... Her türlü sürprize hazır olmak gerekti… (8 Mayıs 2018)

Kore Günlüğünden diğer yazılar için: zekisarihan.com

Kim İl Sung Hatıra Müzesinin balkonunda.

Müze olarak kullanılan Budist Tapınakları

 

Sabahleyin Devrim Müzesine gittik. Japonya ve Amerika ile savaş dönemlerini anlatan bölümler kapalı veya rehberi izindeydi. Kim Jong İl’in devlet başkanlığına gelişi ve Kore’nin askerî gücü ile ilgili dört beş salonu gezmekle yetindik. Rehber uzun uzun anlatmaktan hoşlanıyor. 

Müzeden çıkınca, Kim İl Sung anıtı önünde hatıra fotoğrafı çektiren gelin ve güveyle fotoğraf çektirdik. Damat 28, geleneksel giysileri içindeki gelin 26 yaşındaymış. İki sağdıç ve bir yakınlarıyla birlikte onlar da bizim fotoğrafımızı çektiler. 

Bir Kore evine ziyareti önceden programa aldırmıştık. Gideceğimiz evin erkeği, Om’un arkadaşı imiş. Ziyaretimiz önceden haber verilmiş. Karı koca işyerlerinden izin almışlar. 

Girdiğimiz apartman beş katlı idi. Yalnız bir blokta 13 daire varmış. İkinci kata çıkıp zili çaldık. Karı koca bizi salona buyur ettiler. Yeni görünen mobilyalar salonu doldurmuş. İki çocukları için hazırladıkları iki yatağı bir perde ile ayırmışlar. Salon bu nedenle küçük görünüyor. 

Ev sahibi Ra Chil Ryong, 47 yaşında. Biraz esmer. Bizim Adanalılara benzettim. Bu benzetmeme gülüştüler. Hatta onun adını “Adanalı” taktılar. On yıldır bu evde oturan Ra, Kızılhaçta şoför olarak çalışıyormuş. Babası emekli memur, annesi bir dükkânda çalışıyormuş. 1900 Von aylık alıyor. Ev kirası vermiyor. Elektrik, telefon için apartmana düşük bir aidat ödüyor. Kuzey Kore’nin tek ve iktidardaki Kore İşçi Patisi üyesi. Dini yok. Orta okul mezunu. Az İngilizce biliyormuş ama sorularımıza hep Korece karşılık verdi. Ra, hiç yurt dışına çıkmamış. 

Sorumuz üzerine Türkiye’nin yerini Asya’nın batısında diye söylüyor ve haritada yerini gösteriyor.  Atatürk’ün Türkiye’nin kurucusu, başkentin Ankara olduğunu da biliyor. Başka?  Okulda öğretmen, Kore’ye asker gönderen ülkeler arasında Türkiye’nin olduğunu kitaptan anlatmış. 

Zaman zaman tarih ve kültür kitapları okurmuş ama çalışmaktan pek okumaya vakit de bulamazmış. Yemek yaparmış ama eşi hasta olduğu zaman kendi yaptıklarını da beğenmeyip lokantada yemeği tercih edermiş. 

Ev sahibesine gelince: Bayan Jong Kyong Hu, ortaokul mezunu. 1500 Von aylık alıyormuş ve bir apartmanın bakımından sorumlu imiş. 

Ailenin iki çocuğu var. Oğlan 18 yaşında ve asker, kız ise 15 yaşında ve okuldaymış. Şimdi bir yaz kursuna devam ettiği için evde değil. 

Ra’nın her mevsim için bir kat, yani dört takım elbisesi varmış ama dünyanın her yanındaki kadınlarda olduğu gibi Bayan Jong’un elbisesi daha çokmuş… 

“Evin reisi kim?” soruma Ra “Benim” diyor! Ne de olsa erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz ve burası bir Asya ülkesi. Onlara Türkiye’de erkeğin evin reisi olduğu hükmünün kanunla kaldırıldığını hatırlatıyorum. 

Ev, sandığımızdan daha geniş ve modern. Bir küçük giriş, oturduğumuz bu salon, genişçe bir yatak odası, dar olmayan bir mutfak, bir banyo ve tuvalet. Türkiye’de orta sınıf insanların oturduğu bir eve benziyor. Daha ne olsun? Kızlarının çaldığı bir piyano, büyücek bir televizyon, yeterince dolap, kap kaçak var. 

Bize bira, meyve suyu, marketten alınmış az şekerli, lezzetli pasta, kahve, fıstık ve doğranmış domates ikram ettiler. Biz de Türkiye’den götürdüğümüz bir paket akide şekeri ve bir paket Türk sigarası,  biri CD’de, biri kasette iki Türk müziği albümü armağan ettik. 

Çocuklarının ders kitaplarını görmek istedim. Devrim Tarihi, Coğrafya ve Fen Bilgisi kitaplarını verdiler. Bunların kâğıtları kalitesiz değildi. Fakat resimleri renksizdi. 

Fotoğraf makineleri var. Karşılıklı olarak fotoğraflarımızı çektik. Birbirlerimize dostluk duygularını dile getirdik. 

Oturma odasında Kim İl Sung ve Kim Jong İl’in fotoğrafları asılı. Bunlar bütün Kuzey Kore evlerinde asılı imiş. Duvarda levha olarak asılı yazıda da Kim Jong İl’in Kore ailesinin bir ferdi olduğu yazılı imiş. 

Burada adet olduğu üzere aile bizi otomobile bineceğimiz sokağın başına kadar yolcu etti. 

Bu ülkeye öğrencilerle birlikte 2000 yılında gelişimde ısrarlarıma rağmen bir ev ziyareti yapma isteğimi savuşturmuşlardı. 2001’deki ziyaretimde bir köy evine girebilmiştim. Bu kez başkentteki bir aileyi ziyaretimizi programa aldırabildik. İyi de oldu. Bir ülke halkının yaşayışını anıtlarını, ana caddelerini görerek değil, evlerine girerek anlayabiliriz. Her ne kadar haber verilerek yapılmış bir ziyaretse de karşılaştığımız durum bir mizansen gibi görünmüyordu. 

Ra, birlikte çekildiğimiz fotoğrafı çerçeveleterek ertesi gün bize gönderdi. 

Akşam yemeğine hazırlanırken telefon geldi. Murat Şahin, bizi eşi Nilgün’le otelin girişinde bekliyormuş. Önceki gün Eğitimle ilgili brifing veren bayan burada Ünicef kadrosu içinde bir Türk’ün de bulunduğunu söylemişti. Kore’de bizden başka iki Türk daha! Ne büyük şans. Murat üç yıldır burada su projesi üzerinde çalışıyormuş. Bizi önce Unicef binasına götürdü. Burada Hintli patronunun büro-evinde diğer birkaç konukla ayakta pizza yedik. Sonra Muratların evine geçtik. Oh! Tavşan kanı Türk çayına kavuştuk! 

KÖTÜ BİR HABER

Murat’ın ofisinde internete girdik. Kötü bir haberle karşılaştık. Ergenekon devasında 20 yeni gözaltı! Şener Eruygur, Hurşit Tolon, Mustafa Balbay, Sinan Aygün, Erol Mütercimler… Bu bilgiler Hürriyet’in internet sayfasında. “Bu hükümet kendi sonunu mu hazırlıyor?” diye konuştuk. Şimdi Türkiye karışmıştır. 

Murat ve Nilgün, Kore hakkında birçok şey anlattılar. Bizi saat 10.30’da otele bıraktıklarında Om ve Kim, bizi kapıda bekliyorlardı. Muratlar hasret kalmış olduğumuzu düşünerek bize Türkiye malı bir kavanoz siyah zeytin ile bir parça peynir de verdiler.  (7 Mayıs 2018)

Kuzey Kore ile ilgili ilk dört yazı için: 

zekisarihan.com

Batı Barajı’ndan dönüşte öğle yemeklerimiz damak zevkimize daha uygundu. Fakat çok yemek veriyorlar. Hem balık, hem kızartılmış dana eti birlikte verilir mi? Tıka basa doyuyoruz ama Kore halkı doyamıyor. Bunu bazı apartmanların girişindeki fukara marketlerden anlamak mümkün. Birkaç çeşit pasta, meyve, meyve suyu gibi şeyler satıyorlar. Buralar gece yarısına kadar açık. 

Öğleden sonra iki buluşma yaptık. İlkinde yüksek öğretimden sorumlu bir bey ve ona tercümanlık yapan, iyi İngilizce bildiği anlaşılan zarif bir bayanla Koryo Otel’de buluştuk. Ben önceden hazırladığım kısa bir konuşma yaptım. Onlar da Kore’deki eğitim hakkında konuştular ama ancak yarısını anlayabilmişimdir. Görüşmeyi uzatmak mümkün değildi. Kartvizitlerini verdiler. Orada yazılı e-postaları üzerinden yazışmaya karar verdik. 

HANGİ HEDİYE KİME VERİLECEK?

İkinci görüşme akşam yemeğinde oldu. Uluslararası İlişkiler İkinci Başkanı ve Kore-Türkiye Dostluk Derneği başkanı Bay Jin’le buluştuk. Buluşmadan önce kime ne hediye vermemiz gerektiğini Om ve Kim’e sorduk. Bizim tercihimize bağlı olduğunu belirmekle birlikte en değerli hediyeyi Kim Jong İl’e vermemiz gerektiğini söylediler. En değerli hediyemiz olan duvar tabağı yolda parçalandığı için diğer üç armağanı üçlü bir paket yaptılar ve özelliklerini tek tek kaydettiler. Bu parça ne anlatıyordu? Türkler ona neden değer veriyordu?

İkili bir kahve takımının neden değerli olduğunu “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözüyle açıkladık. İkinci parça üzerinde “uyuyan güzel” antik heykelinin resmi bulunan bir tabak, üçüncüsü de gene bir Osmanlı çinisi işlenmiş tabaktı. 

Otelin bir odasında Jin’le karşılıklı birer konuşma yaparak dostluk duygularımızı dile getirdik. Bu görüşmenin pek parlak geçtiğini söyleyemem. Resmiyet gereği bir buluşma oldu. Ardından başka bir odada akşam yemeğine oturduk. Jin’in benden daha iyi bir İngilizcesi var. Çevirmen Kim de sürekli Türkçe-İngilizce, İngilizce-Türkçe sözlüğe bakarak bu görüşmeye yardımcı oluyor. 

KORE SOSYALİST OLARAK KALACAK

Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra çeşitli ülkelerde görev yapmış 69 yaşındaki bu diplomata bazı politik sorular sordum. Türkiye hakkında ne düşünüyordu? Çin ve Amerika hakkındaki görüşleri nasıldı? Amerika’nın Kuzey Kore’ye karşı Politikası değişecek miydi? Kuzey Kore bir parça liberalizm uygulamayı düşünüyor muydu?

Jin sorularıma yanıt verdi. 1950’de hükümetin buraya asker göndermesine rağmen Türkiye halkını dost biliyorlardı. Amerika Hükümeti düşmanlığa devam ediyordu. Çin sosyalist değildi. Kapitalist de değildi. İkisi arasında bir yerde idi. 

Liberalleşmeye gelince, soru karşısında bir tereddüt geçirdiğini düşündüm. Bunun çok kritik bir soru olduğunu biliyordum. Kore’nin sosyalist kalmaya devam edeceğini söylemekle yetindi. Türkiye’de ne zaman elçilik açacakları konusunda net bir yanıt alamadım. 

HARARETLİ BİR TARTIŞMA

Akşam otelimizdeki odamızda Om ve Kim’le biraz tartıştık. Dilimin İngilizcede döndüğü kadar Kore’deki bu kıtlığın ve teknolojik yetersizliğin daha ne kadar devam edeceğini merak ettiğimizi söyledim. Buna mutlaka bir çözüm bulmalı ve halkı doyurmalıydılar. Sosyalizmin eşitlik ilkesi güzeldi, Kore’nin modern bir ülke olmasını beğeniyorduk ancak bu yoksulluk ve kıtlığı da çözmeliydiler. Ülkede su bile kıttı, caddeler geceleri karanlıktı. Meyve, sebze yoktu. Son geldiğim 2001den beri geçen yedi yılda ülkede bu konularda bir gelişme olmuş muydu?

Om ve Kim, ekonominin berbat olduğunu kabul ediyorlardı. Fakat bunu ABD’nin ablukasına bağlıyorlardı. Başka ülkeler de Amerika’dan korkularına yardım etmiyorlardı. Kim Jong İl, 2012 yılına kadar bu sıkıntılardan kurtulacaklarını vaat etmişti. Dört yıl içinde zenginleşeceklerdi!

Yedi yıl önce 2001’deki ziyaretimizde Güney’le mutlaka birleşeceklerini söylüyorlardı. Bu kez Jin’in ağzından duydum ki böyle bir ihtimal yoktur çünkü ABD’nin ağzıyla hareket eden Güney Kore hükümetleri birleşmeye karşı durmaktadırlar. (4 Mayıs 2018)

Kuzey Kore Günlüğü’nden ilk üç yazı için:

zekisarihan.com

Öğleden sonra “Siz yorgunsunuz diyerek programda olduğu halde Moran Tepesi’ne götürmek istemediler. Biz ısrar ettik, onlar caydırmaya çalıştılar. Sonunda mecbur bıraktık. Buraya mümkün olduğu kadar çok yer görmek ve çok insanla hiç değilse merhabalaşmaya gelmiştik. Otelde pineklememiz beklenemezdi. 

Moran Tepesi, Pyongyang’ın içinden geçen geniş Dea Dong nehrinin kıyısında ve başkentin eski kalesi imiş. Gür bir ağaçlık içinde, genişçe bir alan ve nehre dik inen bir yanında kale duvarları ayakta.  Yemyeşil bir piknik yeri. Fazla kalabalık olmamakla birlikte birçok aile piknik yapıyor. İki ayrı yerden trampet sesleri geliyordu. Dört erkek asfalt yola oturmuş kâğıt oynuyorlar. 

Piknikçi gruplardan birine yaklaşıp sohbet etmek istedim ancak mihmandarlarımız bu isteğimi duymazlıktan geldi! Gene de amcasının karısıyla oturmuş elindeki kalitesiz bir kâğıda basılmış kitaptan tarih çalışan bir ilkokul öğrencisine takıldık. 

Om ve Kim’e, bir yerde oturup çay veya kahve içebileceğimizi söyledim. İkinci söyleyişimde ödemeyi kendinin yapacağını da ekledim. Tepenin dibinde bir restorana götürdüler. Şoförün de katılmasıyla beşimiz oturduk. Onlar bira ben kahve içtim. Garson kıza “Hayatında hiç Türk görmüş müydün?” diye takıldım. Görmemişti. Türkiye’niz Asya ile Avrupa arasında olduğunu bildi. Meslek lisesini bitirmiş. 22 yaşında ve bekârmış. Bizi çalıştığı restorana öğle yemeğine davet etti. Şarkı da söylüyormuş. İyi bir davet ama yanımızdaki Korelileri göstererek “Bunlar git diyorlar gidiyoruz, kal diyorlar kalıyoruz” diyerek serzenişte de bulundum. Gülüştüler. Masrafımız 40 Yuan (5 YTL) tutmuş. Cebimde bozukluk 35 Yuan vardı. Üstünü affettiler!

Akşam Şenal, otelin telefonundan Ankara’yı aradı ve çocuklarla konuştu. 

NEHİR KIYISINDA SOHBET

Akşam kim bizimle birlikte olmamak için izin istedi. “Sen bilirsin” dedikse de Om ile birlikte karanlık sokaklarda yakındaki Dea Dong nehrine kadar bir gezinti yaptık. Kıyıdaki taş basamaklara oturup biraz sohbet ettik. Kim’in eşinin aşçı, Omun eşinin ise terzi olduğunu öğrendik. 

Türkiye’ye dönüş konusunda bizden vergi olarak 10’ar Yuro istediler, verdik. Aramızda tatsız bir tartışma da geçti. Kim, bizi ağırlayan derneklerinin parasız olduğunu, otel ve iki uzak yere gidileceğinden otomobilin benzin parasına yüzde 10 gibi bir katkı sağlamamız gerektiğini söyledi. Bizden 20 dolar katkı istedi. Bunu uygun görmediğimizi, buna rağmen ödeyeceğimizi söyledik. Kim, geri adım attı ve isteğinden vazgeçtiğini söyledi. 

Sorum üzerine, devlet dairelerinde Kim Jong İl’in fotoğraflarının indirildiğini söyledi.  Bunu Türkiye basınında okumuştum. Kore’nin savunma gücünü sordum. Cevabı şu oldu: Saldırı için değil, savunma için ordu besliyoruz ve dünyanın en iyi ordusuyuz…”

DÜNYANIN EN GENİŞ AĞIZLI BARAJI

30 Haziran 2008, Pazartesi:

Bugün ünlü Batı Barajı’na gittik. 2001’de yayımlanan Kore kitabımda geçtiğimiz Kahraman Gençlik Yolu’nu ve onun gençlerin nasıl büyük bir kahramanlıkla yapıldığı konusunda Kim’in anlattıklarını yazmıştım. Kitaptan o bölümü okudum ve bazı yerleri açıklamaya çalıştım. Bunların kitaba girişini ilginç buldu. 

Nüfusunu 200.000 tahmin ettikleri Nampo şehrinden geçtik. Sokaklarında bisikletli ve yaya insanlar görülüyor. Bu şehirde durup insanlarla konuşmak isterdim. Fakat bu Koreli yetkililerin bizi halkla mümkün olduğunca temas ettirmeme tutumu nedeniyle mümkün olmadı. 

Şehirden çıktıktan 8-10 km. sonra baraja vardık. Burası olağanüstü bir çalışmayla 1981-1986 yılları arasında yapılmış. Dea Dong nehrinin denize kavuştuğu yerde, 8 km genişlindeki nehir ağzına dünyanın en uzun baraj setini yapmışlar. Üzerine karayolu ve bir yerine kadar demiryolu döşemişler. Ağır tonajlı gemiler, denizden buraya girebiliyor. Barajda herhalde balık tutan onlarca tekne vardı.

Yüksekçe bir yere bir anıt da yapmışlar. Yönetim odasında barajın yapım aşamalarını gösteren 20 dakikalık bir film de gösterdiler. Sergilenen kitapların yanına koymak üzere Kore kitabımı da bıraktım. Buraya bir Türk daha uğrarsa merak edip bakar!

İyice susamıştım. Hiçbirimiz yanımıza su almamıştık. Herhangi bir “kahve”ye uğrayıp kahve veya çay içmek istediğimizi söyledim. Öyle bir yer yokmuş! Arabayı yanaştırdıkları bir restoranda inmeyi de pahalıdır diye ben istemedim.

Buraya göre Türkiye bolluklar ülkesi. Türkiye’de adım başı benzinlik, market, kahve, lokanta var Türkiye halkı canı istediği kadar yiyip içebiliyor.

Korelilerin su sıkıntısı çektiklerini tahmin etmek zor değil. Hiçbir yerde akan veya kurumuş bir çeşme yok! Suyu otellerde satıyorlar. Sofraya bile su koymuyorlar. İstersen parasını verip alabiliyorsun.

28 Haziran 2008 Cumartesi 

Koryo Havayollarının uçağı 12.30’da 40 dakikalık bir gecikmeyle Pekin’den havalandı. Çoğunluğu Koreli olan yolcular arasında bizim gibi birkaç yabancı da vardı. Çıtı pıtı Koreli hostesler, bize içinde soğuk pilavın, balığın, tavuğun bulunduğu yemek de verdiler. Yerel saatle 15.30 gibi başkent Piyogyang’a indik. Bu kez gümrükten 2000 ve 2001’deki gelişlerimizden daha kolay ve çabuk bir geçiş yaptık. Bavullarımız açılmadı. Yalnızca cep telefonlarımızı dönerken geri vermek üzere emanete aldılar. 

Bizi dışarıda Kore Türkiye Dostluk Derneği başkanlık üyesi Om Som Guk ile Derneğinin Sekreteri Kim Kyong Song ve bir şoför karşıladı. Om’la ilk kez karşılaşıyoruz. Kim ise 2001’de bir grup çocukla uluslar arası çocuk festivaline geldiğimizde tercümanlık yapmış, kendisi de 2003’te Ankara’ya gelmişti. Aramızda epey bir yakınlık oluşmuştu. Dolayısıyla bu yılki buluşmamız daha arkadaşça ve sorunsuzdu. 

Gelenek olduğu üzere Kim İl Sung’un anıtına çiçeğimizi bırakıp saygı duruşunda bulunduktan sonra otelimize götürüldük. Geçen gelişimizde kaldığımız Young Hotel veya Koryo Hotel’e götürüleceğimizi beklerken daha düşük statülü olduğu anlaşılan Hae Ban San Hotel’in üçüncü katında 305 numaralı odasına yerleştirildik. 

Sonra otelin bir odasına çekilip hoşbeşten sonra bizim için bastırdıkları programı gözden geçirdik. Bunda benim onlara önceden bildirdiğim isteklerimizi önemli ölçüde hesaba katmışlar. Pyongyang dışında geçireceğimiz günler var. Bunlar gerçekleştikçe yazacağım. 

Akşam yemeğini otelin restoranında yedik. Burada yemek yiyenlerin hepsi yabancı. Om ve Kim bizimle yemediler. Onlara ayrı kumanya çıkıyormuş. Kim 10 gün süreyle bu otelin başka bir odasında kalacağını söyledi. Yemekten sonra buluşmak üzere ayrıldık. 

Fakat yemekten sonra odamızda beklediğimiz halde gelen giden yok! Biraz gezmek üzere ayaklandık. Kim’in kapısını tıklattık. İçeride televizyon izliyormuş. Bizi neden unuttuğunu anlayamadık! Birlikte çıktık. Çoğu karanlıklar içindeki sokaklarda akşam yağan yağmurdan ıslanmış, parke taşlarından döşenmiş kaldırımlarda gezindik. Az biraz konuşabildik çünkü Kim’in İngilizcesini anlamakta zorluk çekiyorum. 

Otele döndüğümüzde saat 23.00’e geliyordu. Otelden sıcak su isteyip kahve yaptık. 

Om ve Kim, Benim Doğunun Seher Yıldızı Kore kitabımın çok namlı olduğunu ama Korece’de yayımlanmadığını söylediler.  Onu Türkçe bilen tek Kuzey Koreli olan Dışişleri mensubu Kim okumuş ve bazı kişilere anlatmış. Hepsi o kadar. 

Gece banyo yapmak istediğimizde suların kesik olduğunu gördük. Doğrusu ikimizi de bir süre uyku tutmadı. Yer değişikliğinden olacak gece bir sürü karışık rüyalar gördüm!

29 Haziran 2008 Pazar

KİM İL SUNG’UN DOĞDUĞU KÖY EVİNDE

Bugünkü program, Kim İl Sung’un doğduğu evi ziyaretle başladı. Sung’un dedesinin ve köy ağasının kâhyası olan babasının köyünü üçüncü kez görmekten memnunum. Kendisi de burada 20 yıl yaşamış. Burada artık bir köy yok. Yalnızca Kim’in doğduğu ev aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Ailenin resimleri, kullandıkları tarım araçları, kap kaçak… Kim, bir madeni çömleğin 149 yıllık olduğunu söyledi. Suyu tulumba ile çekilen kuyudan su içtik ve Bir park haline getirilen tepeye doğru tırmandık. Bizim gibi birkaç ziyaretçi grubu daha vardı. 

Dönüşte öğle yemeği konusunda neler istediğimiz konusunda bayan garsonlarla anlaşamadık. Bize uygun olmayan yemekler geldi. Yemek sonunda bizi almaya gelen Kim, bundan sonra neler yemek istediğimizi sordu ve isteklerimizi garsonlara anlattı. Akşamleyin, gerçekten damak zevkimize az çok uygun yemekler geldi. Kocaman bir köfte, töngel ezmesi, bir çeşit yeşil fasulye çorbası, salata, kızarmış patates.  Su para ileymiş! İçtiğimiz suyun bedelini hesabımıza yazıyorlar ve bunun için bir pusula imzalatıyorlar!  Papatya çayı ise bedava… Otelin satış yerinden 5-6 liralık su, bira, pasta almıştık. Otelde başka satılık eşya da var.

Öğleden sonra el yapımı resimlerin atölyesine gittik. Suluboya, yağlıboya, ince iğne işi tablolar ve bazı bibloları gösterdiler. Eğer biz örgütleyebilirsek bunları gelecek yıl Türkiye’ye gelip birkaç kentte sergileyip satmak istiyorlar. Hangi malı kaça satabilecekleri konusunda tahminlerimizi de söyledik. (30 Nisan 2018) 

İlk yazı için tıklayınız:  http://www.zekisarihan.com/kuzey-kore-gunlugunden/

Gelecek yazı: Moran Tepesi’nde. 

Pyongyang’da Devrim Müzesi

Türk Kurtuluş Savaşı’nın verildiği 1919-1922 dönemi, sosyalizm ve işçi hareketlerinin dünyayı kasıp kavurduğu yıllardı. 

1 Mayıs 1920: Dünyada 1 Mayıs kutlamaları Dünya işçi sınıfı hareketini doğal müttefiki kabul eden Anadolu basınına yansıdı. Ankara ile İstanbul arasında köprüler atılmıştı. İstanbul’da Damat Ferit Hükümeti, Kuvayı Milliye’ye karşı iç isyanları körüklemekle meşguldü. TBMM açılalı bir hafta olmuştu. Ankara’da Hâkimiyeti Milliye, Konya’da Öğüt, Kastamonu’da Açıksöz, Balıkesir’de İzmir’e Doğru gazeteleri bu kutlamalara yer verdiler. Karabekir de gelişmeleri günü gününe not ediyordu. İstiklal Harbimiz kitabında 1 Mayıs kutlamalarından söz etti. Buna göre Avrupa’da birçok merkezde olduğu gibi Sovyetlerde ve Kafkas ülkelerinde de kutlamalar yapılmıştı. Moskova telsiziyle yayılan ve Karabekir’in TBMM’ne, kolordulara, Trabzon ve Van illeriyle, Kendi komutası altındaki 15. Kolordu birliklerine, 56. Ve 61. Fırka Kmandanlıklarına gönderdiği bildiride şöyle deniyordu: 

KARABEKİR’İN GENELGE HALİNE GETİRDİĞİ BİLDİRİ

 “Ameleler! 1 Mayıs’ta elinizdeki çekicinizi örs üzerine değil, beynelmilel burjuvazi üzerine vuruyorsunuz.  Darbenin kuvvetli olması nisbetinde zafer de daha yakındır. Büyük amele ordusunun askerleri için çekiç ve balta lazımdır. Sanayi adamları!  1 Mayıs’ın kendinize yeni bir hayatın başlangıcı olmasını imkân altına almalısınız. Dülgerler! Kerpiçlerinizle kırmızı cumhuriyet binasını inşa etmelisiniz. Demirciler! Büyük mesai taraftarlığınave  son düşman aleyhine de silah hazırlamalısınız. Makinacılar! Açlığa ve sefalete karşı amelelerin mücadele edebilmesi için müsait çıraklar yetiştirmelisiniz. Siz katarlarınızı büyük hürriyetin mevcut olduğu tarafa tahrik ediniz. Köylüler! İnkişaf eden gençlik için sizin ekmeğiniz kan ve kuvvet hazırlayacaktır. Muharrirler ve şairler! Avam muharebesi hakkında dünyaya tehdit eden mısra okumalısınız. Ve serbest mesai için hürriyetçi şiirler iinşat etmelisiniz. Kırmızı askerler! Silahlarınız elinizde olduğu halde sosyalizm aleyhine davranan düşmanlarınızla son harbinizi bitirmelisiniz.” (İstiklal Harbiliz, 1969, s. 654)

 İttihatçıların yeni döneme ayak uydurmak için kurdukları Türkiye Komünist Fırkası, Bakü işçilerine bir bildiri yayımladı. Ermenistan’ın birçok merkezinde çalışanlar kitle gösterileri yaparak Daşnak Partisi liderlerinin resimlerini ve örgütünün binalarını yaktılar. “Musavatçılar yıkıldı, sıra Daşnaklarda” sloganları atıldı. Gösteriler bazı yerlerde silahlı ayaklanmaya dönüştü. 

Türkiye’ye gelince: İstanbul’da işçilerin yaptığı gösteride emperyalizm aleyhine sloganlar söylendi. Trabzon’da Belediye önünde yapılan gösteride işçi hayatı ve sosyalizm konusunda konuşmalar yapıldı. İlkokul öğrencileri şehirde mızıkalarla yürüyüş yaptılar. Eskişehir’de yayımlanan İşçi gazetesi, 1 Mayıs bayramı nedeniyle özel bir sayı yayımladı. İstanbul’da İleri gazetesi de “Bugün bütün dünya işçilerinin müşterek bayramıdır” diye yazdı. İkdam, “Avrupa ve Amerika’da emek hareketleri”ni konu etti. Konya’da yayımlanan Öğüt, 1 Mayıs haberlerini “Alev” başlığıyla verdi.

İSTANBUL’DA İLK KİTLESEL GÖSTERİ 

1 Mayıs 1921: Bir yıl sonra 1 Mayıs Türkiye’de daha büyük katılımlarla kutlandı. İstanbul’da Şirketi Hayriye, Haliç, Tramvay şirketleri ve bütün fabrikalar çalışanları işlerini bırakarak 1 Mayıs bayramını kutladılar. Mavi elbiseler giyen, kırmızı boyunbağları takan işçiler Türkiye Sosyalist Fırkası’nda yapılan törene katıldılar. Burada Enternasyonal Marşı söylendi.  Bu 1 Mayıs’ın İstanbul’da ilk kitlesel kutlanmasıydı. Alemdar, Vakit, Peyamı Sabah, İleri ve İkdam gazeteleri Sosyalist Fırkası’nın bildirisini de bastılar: “Bugün bütün dünyada amelenin sesi işitilecek.” 

ANKARA HÜKÜMETİ’NİN İŞÇİLERE 1 MAYIS ARMAĞANI

Ankara’da Sovyet Elçiliği binasının önüne “Yaşasın komünizm, kahrolsun emperyalizm ve kapitalizm” yazıları asıldı. Ankara Hükümeti de 1 Mayıs şerefine işçilere bir armağanda bulundu: Ereğli maden işçilerinin haklarını koruyan yasa tasarısının, Meclis’te birinci görüşmesi tamamlandı. Buna göre 18 yaşından küçük çocuklar, ocaklarda çalıştırılamayacaktı. İşçileri zorla çalıştırmak yasaklanıyordu. Patron, İşçi Yardım Sandığı’na yardım yapmak, İşçileri parasız tedavi ettirmek, sakatlananlara tazminat ödemek zorundaydı. Çalışma süresi sekiz saatten fazla olmayacaktı. Ocak yakınlarında işçi hamamları ve işçi koğuşları yapılacaktı. Hükümet bütün işçiler için yeni bir yasa hazırlandığını da açıkladı. 

  1 Mayıs 1922: Bayram artık Ankara’da da kitlesel olarak kutlanmaya başlandı. İmalatı Harbiye, Şimendifer ve Dekovil işçilerinin düzenledikleri törene bazı mebuslarla Rus Elçiliği mensupları da katıldı. Konuşmacılar, mazlum milletlere yeni bir ufuk gösteren 1 Mayıs’ın ve Türkiye’nin cephelerinde emperyalizme karşı savaşan yiğitlerin adını saygıyla andılar. İşçiler Birliği kurulması için bir kurul seçildi. Rus Elçiliği ziyaret edilerek burada işçi Osman ve Elçi Aralof’la, Azerbaycan Elçisi Abilof birer konuşma yaptılar. İşçi heyeti tarafından İstanbul’daki sosyalist derneklere, basına ve işçi birliğine telgraflar çekilerek “Zalim emperyalizm ve kapitalizm önünde hakkını isteyen emekçilerin mukaddes bayramını Anadolu işçileri en derin iştiyaklarla kutlarken siz yoldaşlarımızı samimiyetle selamlar” denildi. Gece de Millet Bahçesi’nde bir toplantı yapıldı. Sovyet Elçiliği’nde de kabul resmi düzenlendi. İmalatı Harbiye işçileri, mebuslar, öğretmenler, gazeteci ve subaylardan oluşan 200 kişi elçiliği ziyaret etti. Fevzi Paşa, Kâzım Paşa ve diğer bazı devlet adamları elçiliğe tebrik telgrafı gönderdiler. 

İstanbul’da da işçiler 1 Mayıs’ı Kâğıthane’de kutladılar. Bu defaki töreni Amele Sosyalist Fırkası düzenledi.(Kurtuluş Savaşı Günlüğü’nden derlenmiştir) 

Tevfik Çavdar’ın Millî Mücadele Başlarken Sayılarla Vaziyet ve Manzarai Umumiye (Milliyet, 1971) adlı kitabında verdiği bilgiye göre bu tarihlerde Türkiye’de 75.500 sanayi işçisi vardı. Bunların çalıştıkları sanayi dalları ise şöyleydi: Dokuma: 35.300, dericilik: 18.000, madencilik: 8.000, ağaç içleri: 6.000, besin: 4.500, çömlekçilik: 3.600. 

37.721 işyerinin her birine ortalama 2.3 işçi düşüyordu… 

Bağımsızlık mücadelesiyle sosyalizm mücadelesinin iç-içe geçtiğini gösteren en iyi örnek, Türk Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Bu birlikteliğin neden sürdürülmediği başlı başına ele alınacak bir konu… (İlk yayını 30 Nisan 2014. Güncelleme: 1 Mayıs 2018.)