Manşet - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

Türkiye’nin ilk “Başkan”ı, 13 Eylül Cuma günü Hacıbayram Camiinde Diyanet İşleri Başkanının imamlığında Cuma namazını eda ettikten sonra Bakanlar Kurulunun ilk toplantısını yaptı. Bu arada Kurtuluş Savaşı’nı yöneten Ulus’taki ilk Meclis dar geldiği için, onun hemen alt tarafında bulunan İkinci Melis’te de bir tören yapıldı. Burada Kurtuluş Savaşı’nın başkomutanı Mustafa Kemal Paşa’nın adı iyilikle anılmış! 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan cum günü açılmasının nedeni,  Kuvayı Milliyeciler aleyhine Adapazarı’ndan Kızılcahamam’a kadar yayılan isyancıların olumsuz propagandası idi. Bunların iddialarına göre Kuvayı Milliyeciler Bolşevik ve dinsizdi. Milleti haraca kesiyorlar, Ankara’da karılarla ve oğlanlarla gece gündüz eğleniyorlardı. Onların özendiği Bolşeviklerde aile kavramı yoktu… 

Heyeti Temsiliye Başkanı Mustafa Kemal Paşa ilk bildiriminde Meclisin 21 Nisan Çarşamba günü açılacağını bildirmişti. Fakat aynı günlerde isyanın Beypazarı ve Kızılcahamam’a kadar yayılması üzerine açılışı iki gün erteleyerek Cuma gününe denk getirdi Böylece Kuvayı Milliye’nin dinsiz olduğu iddialarına cevap vermek istedi. Cuma günü yurdun her yanında dini törenler yapılmasını, hatim indirilmesini, Mevlüt okunmasını da istedi. 

Tanzimat’tan beri Türkiye’nin yönü devrim Avrupası’na dönüktü. Kurtuluş Savaşı’na önderlik edecek kumandanlar, valiler ve sivil aydınlar da din işleri ile dünya işlerini ayıran ve bağımsızlık hareketinin bir dünya işi olduğunu bilen insanlardı. Fakat içinde bulunulan koşullar, İngiliz ve Padişah yanlısı bir takım işbirlikçi ve gerici unsurların propagandasını da kesme zorunluluğunu doğurmuştu. 

Şimdi “En Yeni Türkiye”nin yöneticileri, bakanlar kurulu çalışmaya başlarken neden Hacıbayram’da Cuma namazı kılmak istemiş olabilirler? Onları buna zorlayan bir sebep mi vardır? Onlar hakkında “Dinsiz ve Bolşevik” oldukları konusunda bir iddia yoktur. Aksine aynı kadroların 16 yıldır güttükleri siyasete bakarak devleti din esasına göre yönetmek istedikleri, bunda bir hayli mesafe aldıklarını bütün dünya biliyor. 

Bu seferki Hacıbayram gösterisi bir zorunluluktan kaynaklanmış değildir. Din hamuruyla sıvanmış siyasi bir gösteriden ibarettir. 98 yıl önceki Cuma namazı, bir milli kurtuluşa hizmet ediyordu. Bugünkü Hacıbayram ise, tek bir adamın ülkeyi yönetmesini öngören yeni bir Padişahlık sistemine payanda yapılmıştır. 

MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA ŞÜKRAN NEYİN NESİ?

Peki, “Başkan”ın Hacıbayram’dan sonra gidilen İkinci Meclisteki konuşmasında şu sözlerini nasıl yorumlamalı? “Kurtuluş Savaşımızın başkomutanı, Birinci Meclisimizin ve devletimizin ilk başkanı, Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk ile istiklalimizin kazanılmasında emeği geçen tüm milletvekillerimizi, komutanlarımızı, askerlerimizi yedisinden 77’sine tüm kahramanlarımızı tazimle, rahmetle yâd ediyorum” (Cumhuriyet, 14 Temmuz 2018, s. 4)

Devrimcilere, laiklere, hatta kendisine muhalif olan herkese demediğini bırakmayan, onları meydanlarda kâh mezhepleri için kınayan, kâh terör destekçisi, komünist, vatan hainliği ile suçlayan Erdoğan’ın söylemleri, Padişah ve İngilizcilerin Kuvayı Milliyeciler hakkındaki suçlamalarına ne kadar da benziyordu. Bir zamanlar camiler ahır yapılmış, ezanlar susturulmuş değil miydi? Bunu yapanlar bir Atatürk, diğeri İnönü olan “iki ayyaş” değil miydi? 

Fakat işte Kuvayı Milliyeciler zafer kazanmış ve tarihte namlı bir ad bırakmışlardı. Şimdi böyle bir günde Kurtuluş Savaşı’nın isyancılarıyla aynı dili konuşmak yakışık almazdı. Onlar tarihin çöplüğünde yerlerini almışlar ve çürüyüp gitmişlerdi. Gene de bugünkü rejimim ideologlarından ne 31 Mart 1909 gericilerinin, ne Padişah Vahdettin’in ne de İngilizci Hürriyet ve İtilafçıların aleyhinde bir cümleye rastlamak zordur. Hatta yerli yersiz yüceltmeye çalıştıkları Necip Fazıl bir Vahdettin hayranıdır. 

Mustafa Kemal Paşa’yı Meclisi açmadan önce Hacıbayram’da namaz kılmaya zorlayan da Erdoğan’ın bu vesile ile Mustafa Kemal Paşa’ya rahmet okuması da aynı sebeplerden kaynaklanıyor.  O zamanki isyancıların propagandalarını boşa çıkarmak için Kuvayı Milliye şunu demek istiyordu. “Biz söylediğiniz gibi değiliz. Dinimize sahibiz. Vatanımız gibi halifemizi ve dinimizi kurtarmak için çalışıyoruz.” 

Erdoğan ise başkan seçilmesini içine sindiremeyen ve yeni rejime derin isyan duyguları taşıyan devrimci ve demokratlara şunu demek istiyor. “Biz sandığınız gibi devleti yıkmak istemiyoruz. Onu kuranlara sahip çıkıyor ve minnet duyuyoruz.” Bir çeşit meşruiyet çemberini genişletme çabası.

KİM İNANDI DERSİNİZ? 

Bunun bir aldatmaca olduğunu ise başta söyleyenler olmak üzere herkes biliyor. Kimsenin aldandığı yok. Hiçbir devrimci ve demokratın içi bu sözlerle serinlemiş değildir. 

İki yıl öncesine kadar Fethullah Gülen “Hocafendi” de sözüm ona eğitime yatırım yaparak, Türkçe olimpiyatları düzenleyerek, dünyanın dört bir tarafında Türkiye’yi tanıtan kültür kurumları açarak az insanı kendine bağlamamış değil miydi? Şimdi müritlerinin silahlı darbesinin devlet ve toplum düzeninde yarattığı sarsıntıları yaşıyoruz.  (15 Temmuz 2018)

Türkiye’nin rejimini değiştirmekle sonuçlanan son seçim kampanyası sırasında AKP ve MHP’nin başkan adayı Recep Tayyip Erdoğan, önemli sayılması gereken bir proje ortaya attı: “Millet Kıraathaneleri” açmak.

Memleketin her tarafında gençlerin buluşup iyi ve faydalı vakit geçirecekleri kıraathaneler açmak iyi olmaz mıydı? Muhalefet adayları bunu alaya aldılar. Kıraathane kavramının günümüzdeki kahvehaneler karşılığı olarak kullanılmasından yararlanarak bunu Erdoğan’ın sanki tembellik yuvaları olan kahvehanelerle dolu ülkede yeni kahvehaneler açmasına yordular. Buralarda çay ve kek ikramı da telaffuz edilince konu daha da gülünç bir hale geldi.

Oysa konu bedava çay, kek ikramı olan ve sohbet edilecek yerler açılmasından çok daha ciddi idi ve bir tehlikeyi de işaret ediyordu. Doğrusu Erdoğan da meramını dört başı mamur anlatamadı, belki de konuyu şöyle bir ortaya atarak nabız yokladı.

Yurdun her yanında açılması düşünülen bu kurumlara “Kıraathane” denmesi de sebepsiz değildi. Okuma Evi, Okuma Odası, Kültür Evi ve benzerleri yerine kıraathane denmesinin nedeni, Cumhurbaşkanının eskilere, Osmanlı dönemindeki kurumlara bağlılığından kaynaklanıyor olsa gerek.

Kıraathaneler, önceki yüzyılda var olan ve işlevleri tamamen kalksa da ad olarak geçen yüzyıla kadar adını koruyan kurumların adlarıdır. Bazı yerlerde hâlâ örneğin Cumhuriyet Kıraathanesi gibi adlarla bu hatıra sürüyor.

Eskiden gazetelerin olmadığı veya yaygın bulunmadığı, kitaba erişmenin zor olduğu dönemlerde bu kıraathanelerde okuma bilen bazı kişiler kitap okur, topluluk da dinlermiş. Bu kitapların yabancı dillerden çevrilen veya Türkçede yeni yeni yazılmaya başlayan romanlar, tarih veya felsefe kitapları olmadığını tahmin etmek zor değildir. Bunlar halkın defalarca dinlemekten zevk aldığı bir takım halk hikâyeleridir.

TOPLUMU GERİCİLEŞTİRME PROJESİ

Erdoğan’ın açmayı düşündüğü kıraathaneler, onun bütün bir toplumu dönüştürme projesinin bir aşamasıdır. Eğitimde uygulanan örneklerini gördüğümüz gibi bu dönüştürme işi anaokullarından başlamakta, ilkokulda hızlandırılmakta, orta ve lisede ise pekiştirilmektedir. “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”ne göre eğitim, din kalkan edilerek biat kültürüyle biçimlenmiş kuşaklar yetiştirmenin adıdır. Kıraathaneler, bu eğitim sisteminin halk eğitimi aşamasıdır. Üniversiteli ve okul bitirmiş geçler kıraathanelere çay içmek ve kek yemek için gitmeyeceklerdir. Buralar diğer bütün kurumlar gibi başkana bağlı birer gericilik yuvasından başka bir şey olmayacaktır.

Kıraathanelerin, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki Halkevleri ve Halkodaları düşünülerek fakat onların tam tersi çalışmalar yapacak birer kurum olarak tasarlandığı kuşkusuzdur. Kıraathanelerde kitaplar bulunacaktır, fakat hangi kitaplar? Bunlar her halde çağdaş dünya ve Türkiye edebiyatının demokratik kültürünü yansıtan kitaplar olmayacaktır. Milli Eğitim Bakanlığının her iki taraftan eserleri seçip yayımladığı 100 Temel Eser dönemi de çok gerilerde kalmıştır.

Kıraathanelerde halkevlerinde olduğu gibi tiyatro da oynanacak, filmler gösterilecektir ama bunlar her halde Türk tiyatrosunun ve sinemasının seçkin yapıtları olmayacaktır. Böyle olmayacağını Devlet Tiyatrolarına verilen yeni düzenden çıkarabiliriz. Buralarda yapılacak müziğin ilahi tarzı bir müzik olacağı da öngörülebilir. Bütün bunları yeni sistemin zaten epeydir yerleştirmeye çalıştığı eğitim ve kültür politikalarından anlıyoruz.

1980’den sonra açılan öğretmen evlerinde birer kitaplık bulundurulması zorunluluğu da getirildi ama bu kitaplar dolaplarında kilitli duruyor. Bir ara kahvehanelerde küçük de olsa birer kitaplık bulundurulması özendirildi. Kaç kişi buradan kitap alıp okudu? Daha çok öğrencilerin ödev yapmak amacıyla kullandığı, şimdi artık buna da ihtiyaç kalmadığı için birçok ilçede Halk Kütüphaneleri kapatıldı. Şimdi artık Osmanlı hayatını anlatan diziler halkın kültürlenmesi için yeterli sayılıyor.

Bütün devlet kurumlarının zapt edilip tek bir kişiye bağlandığı yeni sistemde, çocuklarımızın da, gençlerimizin de, yetişkinlerimizin de demokratik bir kültürle beslenip özgür vatandaşlar yetişeceği konusunda hiçbir umut yok.

Soğuk Savaş döneminin yasakları içinde kişiliğini bulan Talip Apaydın “Biz tuvaletlerde yetiştik” derdi. Ülkesine ve halkına karşı görevlerini kavramış, barışçı ve devrimci kuşaklar artık kendi çabalarıyla yetişeceklerdir.

Kıraathaneler mi? Aman eksik olsun! Durmadan ezberleri kıraat eden yeterince insan var… (13 Temmuz 2018)

zekisarihan.com

(Bu vaazlar akla, mantığa, bilime aykırı görüşler içermez. Din, dil, ırk, mezhep ve cins farkı gözetmez. Kalp ve beyin sağlığına uygundur. Sorulara ve eleştiriye açıktır.)

SEN KİMSİN YA!

Ey insanlar!

Uzunca bir süredir siyasetteki söylemler ayağa düştüğünden beri tepedeki insanlardan kendilerini eleştirenlere karşı şu cümleleri çok sık duyar olduk: “Sen kimsin ya!” “Sen kendini ne sanıyorsun?” 

Bu, “ben senden yüksekteyim, senden akıllı ve becerikliyim. Benim yetkilerim daha fazla. Sen ise bir hiçsin, beni eleştiremezsin, benim makamıma talip olamazsın” anlamına geliyor.  Bazı insanlar vardır ki, onların nasıl bir insan olduklarını yoksulken, mevki ve makam sahibi değilken değil, zengin olduklarında, bir makama geldiklerinde ve yetki sahibi olduklarında anlarsınız.

Bir soylu ve klasik anlamda burjuva gibi, gerçek dindar bir insan da böyle konuşmaz. Soylu bir insanın böyle konuşmaya ihtiyacı yoktur. Soyluluğu zaten ona saygınlık kazandırmıştır ve saygınlığını bu tavırlarla harcamak istemez. Klasik burjuva sınıfındaki insanlar da süzülmüş bir kültür sahibidir ve eğitim almıştır. Bilim ve sanatın hakkını verir. İnsanlık birkaç yüzyıldır burjuvazinin yarattığı değerlerle bugüne gelmiştir. Herkesin hür ve eşit doğduğu, vazgeçilmez haklara sahip olduğu, dünya anayasalarına ve bu arada bizim anayasalarımıza da işlenmiş değerlerdir. 

Peki, bu başkalarını aşağılayan, kendini bulunmaz Bursa kumaşı sanan bu “Sen kimsin ya!” söylemi hangi sınıf ve hangi cins insanların söylemidir? Bunlar köklü bir sınıftan gelmemiş, evrensel değerleri benimseten iyi bir eğitimden geçmemiş, olan lümpen sınıfına mensup insanlardır. Yunus Emre, Hacıbektaşı Veli gibi Anadolu bilgesi insanlarla bir düşünsel bağları yoktur. 

BUNUN ADI KİBİRDİR

Bunun adı, kibirdir. Kibir büyüklenmedir. Kendisine olmayan bir büyüklük atfetmedir. Kendisi büyük olunca, doğal olarak karşısındakiler de küçük ve değersizdir. Kibirli insanın övünebileceği bir geçmişi yoktur.  Bunlara “sonradan görme” denir. Büyüklük taslayarak kendi geçmişlerini de unutturmaya çalışırlar. 

Ünlü meseldir: Babası oğluna kızdıkça (Birçok ana babanın kızdıklarında evlatlarına dediği gibi) “Senden adam olmaz” dermiş. Derken bu oğul vali olmuş ve ilk yaptığı iş babasını makamına çağırmak olmuş: “Baba sen bana ‘Senden adam olmaz” diyordun. Bak ben vali oldum” deyince babasının ona ne dediğini de herkes bilir. 

Kibirli insanlar, büyük makamlara geçince başkalarına üstünlüklerini göstermek için şatafata başvururlar. Eskiden oturdukları evleri beğenmez yüzlerce odalı saraylar, yazlıklar yaptırırlar.  Yüzlerce kişilik koruma ordusuyla gezerler. Onlar geçecek diye ana caddelerde, havaalanlarında, denizde trafik durur. 

Kibirli insanların huylarından biri de üzerlerine hiç toz kondurmamaktır. Onlar ne yaptıysa doğrudur, ne söyledilerse gerçektir. Hiçbir suçu üzerlerine almazlar. Olsa olsa başkaları tarafından yanıltılmış olurlar. 

Kibirli insanlar, makam ve mevkilerini kaybettiklerinde sudan çıkmış balığa dönerler. Sürekli olarak kaybetme korkusuyla yaşarlar. Kaybetmemek için yalan, demagoji, tehdit, zorbalık gibi her yola başvururlar. Millet, yalnızca onları seçtiği kadar ve seçtiği sürece bir değer taşır. Değilse karşı tarafın tümü haindir. Düşmandır. 

Kibirli insanların öteki dünyada nasıl karşılanacaklarını bilmiyoruz.  Çünkü oraya gidip de dönen yok. Fakat çıkarları gereği veya korkuyla, şerrinden kurtulmak için bir zamanlar etraflarında bazı insanlar dört dönmüş olsa da bu dünyada iyi bir ad bırakmadıklarını tarih bize anlatıyor. İlk ve Ortaçağdan kalma kimisi enkaz haline gelmiş, kimisi ayakta görkemli kral saraylarını gezen hangimiz, bu sömürü ve zulümle inşa edilmiş yapılarda oturanları kutsamaktadır?

Birer tapınak olan Mısır piramitlerinin yapımında yüz binlerce köle kırbaçlanarak çalıştırıldı. Verimi Nil Vadisi’nin gelirleri firavunların kibirlerini yansıtan bu piramitlere gömüldü. Günümüzde milyonlarca insan açlık sınırında, işsiz veya asgari ücretle geçinirken milyonlarca insanın vergileri ve devlet gelirleriyle saraylar inşa etmek arasında temelde ne fark var?

Yönetici bir görevde bulunurken, rakiplerine veya kendisine eleştiri yöneltenlere “Sen kim oluyorsun? Haddini bil. Sen benim kim odlumu biliyor musun?” diyen bir kişinin insanlığa bırakacağı olumlu bir miras yoktur. 

Bu ülkede birçok yönetici geldi geçti. Bunların içinde halktan biri gibi yaşayan, oğlunu, kızını, damadını bir işe yerleştirmeyen, makamına ayrılan parayı titizlikle kullanan ve yılsonunda artan parayı devlete iade eden cumhurbaşkanları da geldi geçti. 

Ey insanlar: 

Şu atalar sözünü kendimize kılavuz edinelim. Kibirli insanlara her zaman hatırlatalım. 

“Mala mülke mağrur olup deme yoktur ben gibi

Bir muhalif rüzgâr eser savurur harman gibi.” (7 Haziran 2018)

Zeki Sarıhan’ın bloğunda diğer vaazları ve yazıları için: zekisarihan.com

(Bu vaazlar akla, mantığa, bilime aykırı görüşler içermez. Din, dil, ırk, mezhep ve cins farkı gözetmez. Kalp ve beyin sağlığına uygundur. Sorulara ve eleştiriye açıktır.)

Ey insanlar!

Hayatta peşinden en çok koşmamız gereken kavram adalettir. Ne yazık ki en çok onun eksikliğini duyuyoruz. 

Hangi ana kurduğu sofrada çocuklarından birinin önüne doyacağından çok, diğerinin önüne doyacağından az yemek koyar? Gece uyurlarken birinin üstünü örter de diğerinin üstünü açık bırakır mı? Topraktaki suları damla damla biriktirip toprak üstüne çıkaran bir pınar, birimize su verir de diğerimizden bunu esirger mi? 

Doğanın yapısında bulunan bu adalet duygusu acaba niçin toplumsal hayatta ve siyasette bulunmuyor? Kimi karnını bile doyuramazken başka bazılarının yediği önlerinde yemedikleri arkalarında! 

Devlet kapısına girip bir iş sahibi olmakta insanlara niçin eşit fırsatlar verilmez? Mahkemeler neden zenginlerden ve iktidar sahiplerinden yana kararlar verir? Devlet televizyonu, seçime giren bir partiye ve adayın konuşmalarına neden saatlerce yer verir de diğerlerine ya birkaç dakika yer verir veya onu yol sayar?

“Benim diplomam var, benim param var, makam sahibiyim, ben iktidar sahibiyim” diyen bir insan adalet duygusuna sahip değilse peş para etmez. 

Bu adaletsizlik ne zaman başladı biliyor musunuz? Binlerce yıl önce insan boylarının toprağı işlemeye başlayıp köyler, kentler kurmaya başladığı zaman. İnsanların bir kısmı mülk sahibi oldu, zenginleşti, ortak yaşamın (komünün) yerini zenginlerin çıkarlarını koruyan devletler aldı. Çin, Mezopotamya, Mısır’da nehir boylarındaki şehirlerde, denizciliğin geliştiği Yunan, Roma coğrafyasında insanların bir kısmı köleleşti. İşte o tarihlerden beri. Her alanda adaletsizlik iyi insanların vicdanını sızlatıyor. Kölecilik ve derebeylik gibi kapitalizm de adaletsizlikler üzerine kurulmuştur. 

Adaletsizlik, milletler arasındaki eşitsiz bölüşümde de kendini gösteriyor. Bazı toplumlar dünya kaynaklarını ele geçirmenin keyfini yaşarken, bazıları açlıkla boğuşuyor. Savaşların temel nedeni, dünyadaki bu adil olmayan bölüşümdür. 

Ey insanlar!

Bilir misiniz ki, ezilenler binlerce yıldır kölelikten, bağımlılıktan kurtulmak için mücadele ediyor. Gene bilir misiniz ki, dinlerdeki cennet kavramı insanların kaybettikleri eşitlikçi toplumu arayışından başka bir şey değildir. Bu dünyada gün yüzü görmeyen ezilenler, ölümden sonra iyi insanların gideceği cennette bolluk ve barış içinde yaşamayı hayal ediyorlar. Orada topraklar parsellenmemiştir. Zengin, yoksul yoktur. Orada sarayda oturan ve bin kişi tarafından korunan başkanlar yoktur. Bal ve şarap akan ırmaklar, herkesin eşitçe yararlandığı doğal nimetleri temsil eder. Tuba ağacının dalları neden aşağı doğrudur hiç düşündünüz mü? Meyvelerinden herkes kolayca yararlansın diye. 

Bu dünya düzeninde eşitsizlikten çıkarı olanlar ve bu düzenin sürmesi için her numaraya başvuranlar da kendi emirlerine itaat edilmesi şartıyla yoksullara cennet vaat etmekten utanmıyorlar. 

Onlara demek gerekir ki, madem siz de cennete inanıyorsunuz? Oradaki eşitlikçi düzeni niçin bu dünyada gerçekleşmesine razı değilsiniz? Bunu isteyen gazetecileri, öğretmenleri, gençleri zindanlarda tıkıyorsunuz?

Bunca yıllık iktidarınızdan sonra sömürü, soygun ve zulmünüz karşında feryat edenlerin avazı göklere yükseldikten sonra daha çok demokrasi, daha çok adalet vaat ediyorsunuz? Size ancak kalpleri mühürlenmiş olanlar inanır. 

Ey insanlar!

Adaletsizliklere ses çıkarmayan, boynunu büküp susan, bu mücadeleye arkasını dönenler, dilsiz şeytan gibidir. Adalet duygun yoksa ve o seni harekete geçirmiyorsa, ne kadar ibadet edersen et, isterse bütün gece ve gündüzün kilisede, camide, havrada veya bir Budist tapınağında geçsin, insanlığa karşı görevini yapmış olmayacaksın. Kendin için istediğini başkaları için de istemezsen, tabiatın cömert sofrasına diğer insanlarla birlikte oturmaya razı değilsen, hiçbir evladının aç kalmasına gönlü razı olmayan bir ananın duygularını taşımıyorsan dinden de diyanetten de hiçbir şey anlamamışsın demektir. (31 Mayıs 2018)

Demokrasi kokusu

06 Haz 2018

Beş duyumuzdan biri eksik olsaydı herhalde insanoğlu soyunu sürdüremezdi.

Haziran ayına bizim oralarda KİREZ AYI derlerdi. Kiraz ağaçlarının kıpkırmızı meyveleriyle salkım saçak olduğu zamandır. Çapa omzunuzda mısır kazmaya giderken yol üstündeki kiraz ağacının yetişebildiğiniz yerlerinden birkaç çıtan koparıp tadına bakarsınız, vaktiniz varsa gıdığı kolunuza takıp ağacına tırmanırsınız, topladıklarınızı eşinize dostunuza da ikram edersiniz. Bu ağaçların bir kısmı tarla sahipleri tarafından “HAYRAT” ilan edilmiştir.

Yaza girilmiştir. Yaylaları zaman zaman hâlâ duman bürüse de cenikte sıcaklar başlamıştır. Bahar yağmurları, zaten her zaman yeşil olan bölgeyi bir yeşillik denizine döndürmüştür. İnekler akşam eve karınları şişmiş olarak dönmektedir. Fındık ve ceviz iç bağlamakta, elmalar kızarmakta, eriklerden bal damlamaktadır.

SANDIKTA NE YAPACAĞIZ? 

Bu yılın “Kirez ayı” sonlarında sandığa gideceğiz. Beş yıl süre ile Türkiye’yi yönetecek parlamento ve cumhurbaşkanı için oy kullanacağız. O gece, seçim sonuçlarını öğrenmek için televizyon başında sabahı edeceğiz. Belki çocuklar bile bizimle birlikte uyumayacak.

25 Haziran sabahı işimize, okulumuza, dairemize, tarlaya ve bahçeye sevinçten ıslık çalarak gitmemiz için hangi partiye ve hangi cumhurbaşkanı adayına oy verelim?

Bir ay önce de bu soru ortadaydı fakat kimin kazanacağı aşağı yukarı belli gibiydi. Bir dönem daha AKP ve bir daha Tayyip Erdoğan! Fakat bunların ikisinde de çöküş alametleri belirmişti. Kasım ayında yapılacak seçimi, ne olur ne olmaz diyerek 24 Haziran’a bunun için aldılar. Nasıl olsa karşılarında dağınık bir muhalefet vardı. Türk siyaseti yıllardan beri sağın at oynattığı bir alan haline gelmişti. Sağı da onlar temsil ediyordu.

Fakat beklenmeyen bir şey oldu: Muhalefet de umulmadık bir atak yaptı ve Milletvekilliği için iktidarın karşısına bir blok olarak çıktı. Cumhurbaşkanlığı seçimi için de ikinci tura yatırım yaptı.

(Uzun süreden beri, halk kitlelerine önderlik yapma iddiasından vazgeçmiş görünen TKP gibi bazı çevreler bu ittifakın dışında kaldılar. Yeni milliyetçi partimiz V.P ise yüzde yarım oyu göze alarak bir kez daha seçim platformunda tek başına yer almayı tercih etti.)

HÜCREDE TEK BAŞINA!

Barajı geçmesi kuvvetle muhtemel bir parti var ki, kendisi hakkında yaratılan cadı kazanları sonucu bu muhalefet bloğunun dışında bırakıldı. Onun genel başkanı şimdi Edirne’de iki kişilik bir hücrede tutuluyor. Geçmişte Nazım Himmet’in Bursa Cezaevinde, Sabahattin Ali’nin Sinop zindanlarında tutulduğu gibi.

Türk hâkim sınıflarının oldum olası korktuğu şey, sosyalizmdir. Ülkede kaç önde gelen sosyalist vardır ki cezaevlerinde ömür çürütmemiş olsun? Kaç sosyalist parti vardır ki kapatılmamış olsun? Fakat bu seferki bahane ikiye katlanmış durumda. Hem sosyalizm korkusu hem de tarih boyunca ezilmiş ve kimliksizleştirilmiş bir etnik topluluğun ülke siyasetinde yer alması.

 

1965’te yükselen demokrasi ortamında seçime giren Mehmet Ali Aybar’ın Türkiye İşçi Partisi oyların yüzde üçünü alabilmişti. Şimdi seçime girmesin diye eş genel başkanının içeri atıldığı, kazandığı belediyeler elinden alınan, kendini tanıtma imkânları nerdeyse sıfırlanmış, yani kolu kanadı budanmış HDP, TİP’in aldığı oyların dört misli oy alabiliyor. Bu durum aslında daha önce sosyalistlerin teorik olarak özendikleri ama gerçekleştirme imkânı bulamadıkları bir hamleden kaynaklanıyor. Sosyalistlerin ezilen Kürtlerle birleşmesi. İsteyenler tersinden okusun: Ezilen Kürtlerin Türkiye sosyalistleriyle birleşmesi.

Kürtlerin çoğu artık hâkim sınıfların Güneydoğuda dayanağı olan burjuva ve feodal partilere oy vermeyi reddediyorlar. Bunda yerden göğe haklıdırlar.

AKIL İÇİN YOL BİRDİR

Gerçekte bu durum Türkiye demokrasisinin önünde büyük bir şanstır. Bu şansı doğru değerlendirmek için önümüzdeki seçim aritmetiğini hesaba katarak ona göre bir tutum almak farz haline gelmiştir. HDP barajı aşamazsa, Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerin milletvekilleri AKP’ye geçecektir ve bütün bu seçim çalışmaları ve taktikleri boşa gidecektir. Cumhurbaşkanlığında da ikinci turda HDP muhalefet bloğunun adayına oy vermezse Erdoğan galip gelecektir.

Bu nedenlerle 24 Haziran seçimlerinde oyumu hiç tereddüt etmeden HDP’ye vereceğim. Cumhurbaşkanlı seçimi ikinci tura kalacak gibi görünüyor. Onda da Erdoğan’ın karşısına çıkacak aday kim olursa olsun, isterse MHP’nin Erdoğan karşıtı bir versiyonu olan Akşener olsun, oyumu vereceğim. HDP’li kitlelerin de böyle bir taktik izlemeleri çok yerinde olur.

Akıl için yol birdir demişler. Bu badireden kurtulmanın başka yolu var mı?

Kirez ayının tadını çıkaralım.

NOT: Kürt sorununda karşılıklı bu kadar zayiat verildikten sonra toplumun zihninin biraz daha açıldığı görülüyor. Muharrem İnce, herhalde öğretmen olmanın duyarlılığıyla, seçilirse Kürtçeyi kast ederek, anadilinin de öğretileceğini ilan etti. Bölünme korkusuyla bu konuya hâlâ öcü görmüş gibi bakanların kulakları çınlasın! (25 Mayıs 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

(Bu vaazlar akla, mantığa, bilime aykırı görüşler içermez. Din, dil, ırk, mezhep ve cins farkı gözetmez. Kalp ve beyin sağlığına uygundur. Sorulara ve eleştiriye açıktır.)                                                                 

Ey insanlar!

Farkında değil misiniz, toplumumuz ahlaki yönden batıyor!

“Bir toplum içinde kişilerin uymak zorunda oldukları davranış biçimleri ve kuralları”na ahlak diyoruz. 

ahlak Uzun bir tarihi süreç içinden süzülüp geldikleri, herkes tarafından kabul gördükleri için toplumu bir arada tutar. Ortak değerleri kalmamış toplumlar çökmeye, çözülüp dağılmaya mahkûmdur. 

Hangi davranışların iyi, hangilerinin kötü olduğu, zaman içinde toplumlarla birlikte değişir.  Toplumdan topluma da bu konuda farklı değerler vardır. 

Ahlaksızlıkların bir kısmı toplum tarafından ayıplanarak cezalandırılır. Bir kısmının ise ceza kanunlarında yeri vardır. 

Şöyle başınızı kaldırıp çok yaygın olan ahlaksızlıklara bir bakın. Ne yazık ki toplumun bir kısmı bu ahlaksızlıkların nasıl olup da işlendiğine şaşıp şaşıp kalıyoruz, bir kısmımız ise bunları normal karşılıyor. Bu durum ahlak anlayışının yalnız tarihsel dönemlere ve ülkelere göre değil, siyasi tutumlara ve sınıflara göre de farklılaştığını gösteriyor. 

SİYASİ AHLAKSIZLIKLAR

Devletin ve belediyelerin yaptığı ihaleleri, şeffaf bir biçimde yapıp işi layık olana yaptırmak yerine, bunları kendi partisinden kişilere veya akrabalarına vererek onlara hazineden para kazandırmak büyük bir ahlaksızlık değil midir?

Devletteki işgal ettiği mevkii kullanarak iş sahiplerinden rüşvet almak, bu paraları banyoda, yatak odasında, ayakkabı kutularında istif etmek, yakalanınca da yüzü kızarmadan bunları inkâr etmek, parlamentodaki çoğunluğunun aldığı kararla suçluların hesap vermesini önlemek ahlaksızlığın büyüğü değil de nedir?

Gençlerin üniversiteye girmek için gece gündüz ter döktükleri sınavların sorularını çalarak kendi yandaşlarına önceden dağıtmak, böylece başkalarının hakkını yemek hangi dine, vicdana ve ahlaka sığdırılabilir?

Devlet memurluğu için yapılan mülakatlarda, işe almayacakları kişilere bilemeyecekleri abuk subuk sorular sormak ve önceden düzenlenmiş listede olanları kazandırmanın ahlakla bir ilgisi var mıdır?

Halkın din duygularını kullanarak oy toplamak ve kendisi dindar da olmadığı halde cuma günleri “Bakara-makara” diyerek birer ayet paylaşmaya ahlaksızlık değil de ne denir?

Bağımsız olmaları gereken mahkemelere kendine muhalif olanları cezalandırmak için emir ve talimatlar vererek yargıçların kararını yönlendirmeye siyasi ahlaksızlık denemezse ne denecektir?

Eşit koşullarda yapılması gereken seçimlerde, kendisi her türlü devlet imkânlarını ve bütçesini kullanarak, okulları bile tatil edip öğrencileri ve memurları meydanlara taşımak, buna karşılık muhalefet partilerinin seçilmiş belediye başkanlarını bile görevden almak, ahlak açısından nasıl değerlendirilecektir?

SODOM VA GOMORE

Büyük bir devletin bölgede bekçiliğini yapmak için komşu bir ülkeyi işgal edip onun başkentinde namaz kılacaklarını söylemek nasıl bir ahlaktır? 

Din ve vicdan özgürlüğünü bir yana atarak devlet hazinesini bir mezhebin yararına kullanmak ve eğitimi buna göre düzenlemeyi ahlaksızlık saymak yanlış mıdır?

Günümüzde çok sık tekrarlanan, her gün tanık olduğumuz bu ahlaksızlıkları sıralamak kerpiç gibi bir kitaba bile sığmaz. 

Dikkat çeken şudur: Ahlak bir toplumun uymak zorunda oldukları kurallar ise ve bu toplumun yarısı bunları ahlaksızlık saymıyorsa neyi ahlaksızlık sayıyor? Toplumumuzu bir arada tutan ahlak ilkeleri yoksa o devlet yalnızca zulüm ile ayakta kalabilir. Onun sonu da yıkılıp gitmektir. 

Sodom ve Gomore, 3600 yıl önce ahlaksızlıktan batmış iki Sümer kentinin adlarıdır. Yakup Kadri, mütareke İstanbul’undaki ahlaksızlığı anlattığı romanına bu adı vermiştir. Dağılıp gidecek miyiz? Sodom ve Gomore’nin akıbetine mi uğrayacağız?

Devletin ve hazinenin başına geçmek, dünyalığını düzmek ve diğer insanlara hükmetmek için bunu yapanlara dur demeyenler, bu ahlaksızlıklara ortak olmazlar mı?

Ey insanlar, bu ahlaksızlıkları hoş görüyorsanız, yarın vicdanınızın ateşinde yanacağınızı düşünemiyor musunuz? (23 Mayıs 2018)  

Dergi: Öğretmen Dünyası dergisinin Mayıs 2018 tarihli 461. Sayısı Ahlak eğitimine ayrılmış. Konu ile ilgili ilginç yazılar var. This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it., tlf 229 43 25

Zeki Sarıhan’ın diğer yazılarına facebook’ta zaman tünelinde veya zekisarihan.com yazıp tıklatarak Dün Bugün Yarın adlı bloğundan ulaşılabilir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Lağvedilmiş 9. Ordu Birlikleri Müfettişliğine atama kararnamesini Padişah 30 Nisan 1919’da imzaladı. 16 Mayıs 1919 günü de Cuma selamlığında Padişah’ı ziyaret ederek Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket etti. 

Dönemin basın merkezi olan İstanbul’da gazeteler, yalnızca bu atanma ve yola çıkma olayını haber verdiler. İki olay arasında geçen 16 gün içinde Mustafa Kemal Paşa ile ilgili bazı yazışmalar, görüşmeler olmuşsa da bunların hiç biri basınında yer almadı. 

Tarih yazmakta çok tembel ve üşengeç bir millet olduğumuz için bunlarla ilgili belgelere uzun yıllar kimse dokunmadı. Atatürk’ün anlattığı birkaç anekdotla yetinildi. Oysa İstanbul Hükümetinin arşivleri Büyük Zafer’den sonra İstanbul hükümetinin istifa ettiği 4 Kasım 1922’den sonra Ankara Hükümetinin eline geçmişti. 50-60 yıl boyunca o günün gazetelerine bakmayı da kimse akıl etmedi. Aşağıda Mustafa Kemal Paşa’nın atanması ve Samsun’a hareket etmesinin o günün basınında nasıl yer aldığını göreceğiz.

Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Birlikleri Müfettişliğine atandığına ilişkin kararnamenin haberi İkdam’ın 1 Mayıs, Zaman gazetesinin 2 Mayıs tarihli saylarında kısa ve yorumsuz olarak verildi. Takvimi Vakayi (Resmi gazete), kararnameyi 5 Mayıs tarihli 3540 numaralı sayısında yayımladı. Vakit gazetesi 6 Mayıs, Alemdar ise 7 Mayıs tarihli sayılarında bunu haber verdi. Kumandan, vali gibi önemli atama haberleri basında yer alırdı ve bunların çoğu bu haber gibi Takvimi Vakayi’den aktarılırdı.

Bu tarihten sonra 16 Mayıs’a kadar Mustafa Kemal Paşa hakkında basında bir haber görünmüyor.

Paşa’nın 16 Mayıs’ta samsun’a hareket ettiği ise İleri, İkdam, İstiklal, Vakit, Memleket gazetelerinin 17 Mayıs tarihli sayılarında yer aldı. Birbirine çok benzeyen haberlerden Memleket gazetesinde yer alanı şöyleydi: “Şark kıtaatı müfettişliğine tayin buyurulmuş olan Mustafa Kemal Paşa, maiyetinde Erkânı Harp Binbaşısı Hüsrev Bey ve sair zevat bulunduğu halde, dün öğleden sonra Bandırma Vapuruyla Samsun’a hareket etmiştir.” Vakit’te ve İstiklal’de ise Paşa’nın dünkü selamlık resminden sonra Mahfel-i Hümayunda Padişahın huzuruna kabul buyurulduğu haber verilmiştir. 

Alemdar ise haberi Mustafa Kemal Paşa’nın fotoğrafıyla birlikte şu cümlelerle yayımlamıştır: ŞARK KITAATI MÜFETTİŞLİĞİ: Mustafa Kemal Paşa ve Üçüncü Kolordu Kumandanı Miralay Refet Bey, maiyetleri ile Bandırma Vapuru’na rakiben (binerek) dün saat dörtte Samsun’a müteveccihen hareket etmişlerdir.” ibaresi konulmuştur. Paşa’nın atanmasını diğer gazetelerden daha görünür vermesinin nedeni koyu bir İngilizci ve İttihatçı düşmanı olan 

Alemdar’ın Mustafa Kemal Paşa’ya bağladığı umutlardır. Bu tutumunu Mustafa Kemal Paşa’nın hükümetle zıt düştüğü dönemde “bir yanlışlık olmalı” üslubuyla sürdürmüş, daha sonra ise Paşa’nın en azılı düşmanlarından olmuştur.

21 Mayıs tarihli İstiklal’de “Mustafa Kemal Paşa göreve başladığını ilgili makama bildirmiştir” diye yazılmıştır.

Bu haberlerin hiç birinde Mustafa Kemal 

“Şark Kıtaatı Müfettişliğine tayin edilen Mustafa Kemal Paşa”

Paşa hakkındaki atama kararnamesinin içeriğinden söz edilmediği gibi ondan beklentiler de yer almamıştır. Ne lehinde ne de aleyhinde. Bunun nedeni, 1919 yılı Mayıs ayının ilk yarısında İstanbul’da ve ülkenin diğer yerlerinde henüz Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktıktan sonra üstleneceği görevin gündemde olmamasıdır. Gerçi ülkenin parçalanma tehlikesine karşı çeşitli bölgelerde Müdafaai Hukuk Cemiyetleri kurulmamış değildi fakat bunların amacı milletin işgallere razı olmayacağını İtilaf devletlerine göstermek ve elverişli barış koşulları elde etmekti. Bunun nasıl sağlanacağı ise belirsizdi. İstanbul’da her kafadan bir ses çıkıyordu. Gazetelerin bir kısmı Amerikan mandasını, bir kısmı ise İngiliz himayesini savunmaktaydılar. Bu gazetelerin Mustafa Kemal Paşa’nın atanmasına tavır konusunda bir farklılık görünmüyor. Bunun nedeni Mustafa Kemal Paşa’nın Enver Paşa siyasetlerine karşı olması ve bu tutumunu Mütareke de de sürdürmesidir. 

Mustafa Kemal Paşa’nın fiili direniş misyonunu belirleyen 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalidir. (19 Mayıs 2018)

ABD ile Kuzey Kore’nin birbirlerine karşı yumuşama siyasetine hazırlık yapmaları ve İki Kore devlet başkanının 1953’teki ateşkes sınırında buluşmaları nedeniyle Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne 2008’de yaptığım üçüncü gezimde tuttuğum günlüğü on bölüm halinde paylaştım. 

Okuyucuların Kore’de nasıl bir sosyalizm uygulandığı ve iki Kore’nin birleşme ihtimalinin bulunup bulunmadığı ile ilgili bana meraklı sorular yönelttiğini görüyorum. Ne de olsa bu ülkede üç ayrı ziyarette 40 gün kalmış, yedirip içirilerek, gezdirilerek Kore’yi az çok tanımış, biraz da araştırma yaparak bu ülke hakkında kitap (Doğunun Seher Yıldızı Kore, 2002) yazmış tek Türk’üm…

Kuzey Kore’nin İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden beri en büyük ülküsü emperyalistlerin müdahalesi ile bölünmüş anavatanı birleştirmek. Bir millet için bu bölünmenin ne büyük bir travma yarattığını ve birleşme ülküsünün ne kadar güçlü olduğunun Türkiye üzerinden anlatacağım:

1919-21 arasında Türkiye’nin batısında geniş ve ülkenin en verimi alanı Yunanlılar tarafından işgal edildi. Kuvayı Milliye, bir ordu toplayarak istilacıları denize kadar sürdü. Yunanistan’ı tutan İngilizler, Mudanya Ateşkes Anlaşması’na razı olmak yerine, diğer emperyalistleri ve uyduları olan birkaç ülkeyi yanlarına alıp karşı saldırıya geçselerdi ve Sakarya’ya kadar olan bölgeyi işgal edip burada kukla bir Türk devleti kursalardı (Nitekim Padişah yanlılarının böyle bir tasarısı vardı), Yeni Türkiye’nin tutumu ne olurdu? Vatanın uğradığı bu bölünmeyi sineye çekebilir miydi?

1922’deki İngilizlerin yerine 1950’deki ABD’yi koyunuz. Mustafa Kemal Paşa’nın yerine de Kore Devriminin önderi Kim İl Sung’u. İngilizlerin himayesindeki Batı Türkiye, günümüzde ABD himayesindeki Güney Kore’dir. Ankara Pyongyang’dır. Kuvayı Milliye’nin elindeki vatan da Kuzey Kore’dir…

Ne var ki Türkiye de İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mazlum milletlere bağımsızlık yolunda ilham veren Türkiye olmaktan çıktı. Dahası bağımsızlığı için kahramanca savaşan Kuzey Kore’ye Amerikalılara yardım için asker göndermek gibi utanılacak bir günah işledi. 

KUZEY KORE SOSYALİZMİ

Kim İl Sung, başta Sovyetler Birliği’nin yolundan giderken sosyalist kampta baş gösteren anlaşmazlıklar sonucunda Çin Halk Cumhuriyeti safına meyletmiş, daha sonra ideolojik olarak yeni bir yola yönelmiştir. Kim İl Sung, insanın kendi kaderini kendisinin çizebileceği anlamına gelen Çuçe düşüncesini kurmuştur. 

Kuzey Kore sıkı bir kolektivizmden ve eşitlikçi toplumdan ödün vermeye niyetli görünmüyor. Sovyetler Birliği’nde ve Varşova Paktı ülkelerinde sosyalizm yıkıldıktan, Çin de Komünist Parti yönetimi altında kapitalizm uygulamalarına yönelmişken Kuzey Kore rejimini korumuştur. 

Bu ülkede kişiye tapıcılığın bu kadar güçlü olmasını biz Türkler anlayabiliriz. Bu bizde bütün kahramanlığın ve devrimin Atatürk’e bağlandığı, onun dışındaki figürlerin hatta kitlelerin silikleştirildiği bir kültüre çok benziyor. 

Kuzey Kore’de daha beşikteki çocuktan başlayarak kitleler çok yoğun bir ideolojik eğitimden geçiriliyor. Ülkede gazeteler, birkaç televizyon kanalı hükümetin sıkı denetimi altındadır. İnternetleri dünyaya açık değildir. Halkının başka ülkelerden ne olup bittiğinden haberi yoktur. Ülke sınırları sıkı bir denetim altındadır. Ülkeye turist kabul edilmektedir ancak bunlar da denetime tabidir.

Kore Savaşı’nda tamamen yanıp yıkılmış bu ülkenin halkı yepyeni ve modern kentler kurabilmiş, görkemli anıtlar yapmıştır fakat yoksuldur. Komşusu Çin’in ve Birleşmiş Milletlerin Yardım Kuruluşlarının yardımına muhtaçtır. Amerikan ablukası nedeniyle teknolojisini yenileyemiyor. 

Kuzey Kore, Güney’in farklı bir rejim altında yaşamasına rıza göstererek iki rejimli tek bir Kore’yi öngörmekte, şart olarak yabancı askerlerin yarımadadan çekilmesini ileri sürüyor. Fakat Güney’de 38 bin askeri olan ABD buna razı değildir ve Güney Kore de her şeyini borçlu olduğu Amerika’nın ülkeden ayrılmasını istemiyor. Öngörülebilir olan Kuzey Kore’nin birleşme idealinden vazgeçmesi ve hem Amerika, hem Güney’le savaş durumunu sona erdirerek barış imzalamasıdır.

YOKSULLUĞUN NEDENİ

Çok ilginçtir ve o kadar da acıdır ki Kuzey Kore’nin yoksulluğunun nedeni uyguladığı sosyalizmdir. Çünkü bu rejim, rekabeti ve sınıfların oluşacağı kaygısıyla kişisel girişimi reddediyor. Yiyecek maddeleri hasat sonunda evlerdeki nüfusa göre eşit dağıtılmakta, giysiler devlet tarafından verilmekte, kişisel harcamalar için de çalışanlara az bir maaş ödenmektedir. Köylerde küçük bir hobi bahçesinden ve kişisel kullanım eşyasından başka özel mülkiyet yoktur. Bu durum, bizde askerler içiin söylendiği gibi bir yumurtayı dokuz kişinin taşıması gibi olmalıdır. Gerçi Kore Yarımadası’nın verimli kısımları Güney’dedir ve Kuzey’in yüzeyi daha çok dağlarla kaplıdır ama ülkenin asıl sorunu dış dünyadan yalıtılmış olması ve kendi kendine yetecek mekanizmaları sosyalizm bozulur kaygısıyla harekete geçirememesidir. 

Uzun yıllar Japonya’nın sömürgesi olarak soyulup soğana çevrilmiş bu ülkede Batıdaki ve kısmen bizdeki gibi sınıflar gelişmemişti. Bu nedenle Kore, demokratik, çok sınıflı ve partili bir deneyim yaşamamıştır. Lidere tapıcılığın bir nedeni de budur. Fakat Güney Kore, İkinci Dünya Savaşından sonra kapitalizm sürecine girerek yeni bir yapı kazanmıştır. 

Kuzey Kore nasıl kurtulur? Sosyalizmi koruyarak zenginleşmeyi sağlayarak bağımsızlığı korumak mümkün müdür B, yanıtı kolay olmayan bir sorudur. Nüfusuna göre 1.100.000 kişilik dünyanın en kalabalık ordusunu besleyen ve ABD’yi vuracak balistik füzeler yapmaya çalışan Kuzey Kore’nin barış politikasına geçmek istemesinin nedeni belki de savaş siyasetinden vazgeçerek ekonomisini güçlendirmektir. Hayli geç kalmış olarak. Fakat iç politikanın da esaslı bir reforma ihtiyacı olduğu açıktır. (21 Mayıs 2018) 

Kuzey Kore ile önceki 10 yazıyı okuyabilmek için: zekisarihan.com

Bugünkü programın adı iki Kore’yi birbirinden ayıran hat olan Paynunjom’u ziyaret.  

Yağmurlu bir havada gidip geldik. Panmunjom, başkent’e 168 km. Gelişli gidişli yolun ortası bir çeşit maki ile ayrılmış. Yolun iki tarafı da çiçeklendirilmiş. Şehirlerarası bir yolu boydan boya çiçeklendirmek Kore’ye özgü olmalı. 

Kuzey Kore’nin güneyi olan ve Güney Kore’ye doğru giden bu yol, genellikle düz bir arazide, ovalar içinde uzanıyor. Birkaç uzun tünelden geçiliyor. Daha da önemlisi üç veya dört yerde yolun askerler tarafından kesilmiş olması. Rehberlerimizin geçiş izni kâğıtlarına bakmadan yol açılmıyor. 

Keasong kentini 10 km. geçtikten sonra sınıra ulaştık. Sınırın ikişer km. olan iki yanı askerden arındırılmış. Sınır kapısının öbür yanında Amerikalılar var. Ancak görünmüyorlar. Beri yanda Kuzey Koreli askerler pür ciddiyet nöbet tutuyor. Tam sınır üzerine yapılmış yedi baraka yan yana. İçlerindeki masalar ortalarından çizgiyle ikiye ayrılmış.  Ancak çizginin öbür yanına da geçebiliyorsunuz. Çünkü Amerikalılar kendi binalarına çekildiklerinden barakaların kullanılmasını Kuzey Korelilere terk etmişler. 

Ne büyük trajedi! 1953’ten beri 55 yıldır iki taraf bir ateşkesle idare ediyor. 

Sınır çizgisinin biraz içerisinde Kim İl Sung’un Amerikalılarla ateşkes görüşmeleri yaptığı yapı müze olarak kullanılıyor. Aynı sandalye ve masalara bu kez Korelilerle bizler oturduk. Biz Kuzey Korelilerin yerini aldık, onlar Amerikalıları temsil ettiler! 

Bir albay, bize tarihsel bilgiler verdi. Geniş, ancak elektrikleri yanmadığı için loş bu binada, duvardaki resimlerle olay anlatılıyor. Duvar dibinde uzanan camlı bölmelerde ise o günlerden kalma asker giysileri ve bazı silahlar korunuyor. 

Burada birçok kez görüşme yapılmış. 1991’den sonra görüşmeler kesilmiş. Ölümünden bir gün önce Kim İl Sung’un birleşme konusundaki yazısında kullandığı 7.7.1994 tarihini ve imzasını mermere kazımışlar.

Kuzeydeki binaya çıkıp Amerikalılara ait diğer binaların fotoğrafını çekecekken makinedeki numaratörün çalışmadığını gördük ve çok canımız sıkıldı. Filmi daha bu sabah takmış ve yollarda da bazı fotoğraflar çekmiştik. Günün kalan kısmında artık fotoğraf çekemeyecektik!

Pirinç, lahana, fasulye tarlaları arasından dönerken Keasong kentinde bir otele uğrayarak bizim için hazırlanmış mükellef bir ziyafetle ağırlandık. Sekiz on çeşit yemeğin çorbasını, balığını, kızarmış tavuğunu ve ince doğranmış yağlı salatasını yemeyerek Om, Kim ve şoföre ikram ettik. Ancak onlara gelen yemek de doyurucuydu. Keasong, Kore’de Koryo hanedanının kurduğu ilk devletin başkenti imiş. Buna ait birkaç yazılı kaya ve taş bir köprüyü gördük. 

Dönüş yolunda biraz daha gelince bize bir sürpriz yaptılar. Bir kasabanın bitişiğindeki çiftlikte durdular. Sarivan kasabasında pek çok insan, bisikletlerinin önü veya arkasına yükledikleri torbalarla bir yerden bir yere gidiyordu. Karayolu bunlarla doluydu. 

Mi Kok kooperatif çiftliğinde müze olarak kullanılan kültür evinde mihmandar bir bayan bilgiler verdi. Bunların esası Kim İl Sung’un bu çiftliğin kurulmasına yaptığı hizmetler ve çiftliğin üretim durumu idi. Kim İl Sung gibi Kim Jong il de birçok kez buraya gelmiş. Korelilerin bu çiftlikle övündükleri anlaşılıyor. 

Burada çalışan mühendis sayısı 1964’te 106 iken 1994’te 703’e çıkmış. 1985-1989 yılları arasında 1 hektardan alınan pirinç, 7.639 kilodan 9.219 kiloya çıkmış. Bu yıl hedefi 10.000 kilo olarak koymuşlar. 1003 evde 4.300 kişinin yaşadığı çiftlikte işgücü sayısı 1.720 imiş. Çiftlikte okul, hastane, çocuk yuvası gibi kurumlar varmış. 

Karayolunun güneyine doğru çiftliğe ait geniş bir ova uzanıyor. Burada yemyeşil tarlalar uzanıyor. Gruplar halinde çalışan insanlar görülüyor. Toplam 800 hektar arazinin 800’ünde pirinç, kalanında lahana, salatalık, fasulye, mısır, elma, armut, erik, kayısı, patates, kiraz ve benzerleri yetiştiriliyormuş. 

Çiftlikte dört tip ev var. Bu evler arasında bir gezinti yapmayı önerdim. İlk eve girdik. Ev sahibesi evdeydi. Muşamba kaplı salonda yere oturdum. Üç odalı bu evin bütün bölümlerini görmek isterdim.  Yalnız, mutfaktaki tencerede ne olduğunu sordum. Su imiş! Kapaklarını kaldırmama izin verilmedi! Köylüler, mihmandar bayanla evin önünde fotoğrafımızı aldılar. Ne yazık ki bizim makine çalışmıyor! Bu köylüler sanırım hayatlarında ilk kez Türk görüyorlardı… 

Yanımdaki diğer Türk eşim Şenal’dı. Bu onun da benim de Kuzey Kore’ye üçüncü gidişimizdi. Bu üçüncüsü için özel olarak davet edilmiştik. İki Kore arasındaki barış dünya gündemindeyken bu ülkede tuttuğum günlükten birkaç bölüm daha paylaşmam ilginizi çekebilir. (29 Nisan 2018)