Manşet - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Zeki SARIHAN

Zeki SARIHAN

Bir köy veya mahalle muhtarı bu görevi ne kadar süre ile yapmalı? Bunun için yasal bir kural olmadığından ömrünün sonuna kadar muhtarlık yapanlar var! Çoğu ise bir veya birkaç dönem işbaşında kalır. Seçimlerde karşısına rakipler çıkar ve bunlardan biri oyları toplayınca muhtar değişir. 

Çok uzun süre muhtarlıkta kalmanın sakıncalarının başında köyden yetişecek yeni bir yöneticinin önünü tıkamış olmasıdır. 

Dernekler, vakıflar, sendikalar da böyledir. Buralarda yönetimi ele geçirenlerin bir kısmı, üyelerinin rızalarıyla, bir kısmı ise çeşitli önlemlerle muhalefetin önünü tıkayarak iktidarda uzun süre kalıyorlar. Hatta bazı kuruluşlar, kendi adlarından çok demirbaş hale gelmiş başkanının adıyla anılıyor. 

Siyasi hayatımızda politikayı meslek haline getirmiş insanlar var. Her dönemde parti başkanı veya milletvekilidirler. Bu görevleri sona ererse sudan çıkmış balığa dönecekleri hissine kapılırlar.  İkinci Meşrutiyet döneminin renkli simalarından Osmanlı Sosyalist Fırkasının, Mütareke döneminde Türkiye Sosyalist Fırkası’nın başkanı İştirakçi Hilmi partisinin ikinci kongresinde kendisini ömür boyu başkan ilan ettirmiş. Bu kararı hükümet tanıyınca partinin üyeleri yeni bir sosyalist parti kurmuşlar. İştirakçi Hüseyin Hilmi, başka hataları yüzünden de partisini kaybederek yapayalnız ortada kalmış. 1922 yılında da bir cinayete kurban gitmiş!

Parti ve devlet başkanlıklarında bir kişinin makamına kazık çakması büsbütün hatadır. Türk siyasi hayatı, bunun sakıncalarını görerek cumhurbaşkanları için tek ve 7 yıllık bir dönemi öngörmüşken, daha sonra bu, beşer yıllık iki dönem olarak düzenlendi. Böylece devlette kurulacak bir diktatörlük önlenmeye çalışılmış ise de. AKP, bunu yeni bir anayasa değişikliği ile bütün yetileri cumhurbaşkanına vererek geçersiz hale getirdi!

NE ZAMAN BIRAKMALI? 

Yasada ve tüzükte bir hüküm olmasa da bir yönetici, yönetimi ne zaman bırakmalıdır? Kanımca bu soruya şöyle yanıt verilebilir: En güçlü olduğu zaman. Yani başarılarının doruğundayken.  Başarı eğrisi dibe vurduğunda veya parti içindeki muhalefetin ite kaka düşürdüğü bir başkan, eski saygınlığına kavuşamaz. 

Örneğin İsmet Paşa, CHP’de parti başkanlığını ne zaman bırakacağını tayin edemedi, Ecevit’in karşısında yenildi ve sonunda partisinden bile istifa ederek siyasi hayatını noktaladı. 

Memleketi en iyi kendilerinin yönetebileceğini, başka biri geldiği zaman memleketin yıkılacağını düşünenler. Ülkede demokrasiyi boğmuşlarsa ve devleti sıkı sıkıya kendilerine bağlamışlarsa bir daha o makamı bırakmak istemezler. Bu durum darbeleri davet eder.  Bir yönetici, derneğinin, sendikasının veya partisinin gücüne inanmalı ve onların her zaman kurumu yönetecek liderler çıkarabileceğine güvenmelidir. Kendisi bunu hem özendirmeli, hem da buna yardım etmelidir. Eğer hizmetleri unutulmayacak biri ise ona onursal bir makam biçilebilir veya danışman olarak görüşlerinden yararlanılabilirler. 

İktidar çok tatlıdır, aynı zamanda ateşten bir gömlektir.  Tek adam sisteminin yaratacağı sakıncaları ancak özgür seçimler ve demokrasi giderebilir. Özgürlüğün olmadığı bir siyasi ortamda zaten tek belirleyici, tek adam olmanın övünülecek bir yanı yoktur.

BEN NE ZAMAN BIRAKTIM?

Ele aldığım konularda daha somut konuşabilmek için sık sık kendi yaşadıklarımdan da söz ediyorum. Bu konuda da kendimden örnek vermesem olmaz. Başında bulunduğum kuruluşlardan en uzun ömürlü, dolayısıyla en uzun süre temsil ettiğim iki kuruluş var. Bunlardan biri Öğretmen Dünyası dergisidir ki, 1980 yılında yayın hayatına atıldı. Ben bu derginin (1982’de yazıişleri müdürü olduğum iki sayısını ve 1986’daki yaklaşık bir yıllık gönüllü ve zorunlu ayrılığı saymazsak)  1988’e kadar yazı kurulunda bulundum. 1988’de Yazı işleri müdürü, ardından da sahiplik görevini üstlendim. Bu grevim devam ederken 2003’te kurduğumuz Ulusal Eğitim Derneğinin genel başkanlığına seçildim. Dergide her yıl yapılan seçimlerde ve dernekte iki yılda bir yaptığımız kongrelerde seçildim.   Ancak dergi ve dernekte her zaman çok ön planda görünmek, derginin ve derneğin adının benimle anılması gibi bir sakınca da yaratmaya başladı. Birçoklarının bilmediği şey, bu kurumların birer kolektif çaba ile ayakta durduğu idi. 

Derneğin 2009 kongresinde, dernek başkanlığında bunun son dönem olacağını belirttim ve 2011 Kongresinde de bu sözümü tuttum. Karşımda bir aday yokken ve hiç kimse “Yeter artık, bırak” dememişken başkanlığı bıraktım. Arkadaşlarım da dergide ve dernekteki emeğim nedeniyle kongre kararıyla bana “Onursal Genel Başkan” sıfatını verdiler.  Dernek de dergi de bu değişimden ötürü bir zaafa uğramadı. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğunu da kabul etmeli. 

GEREKLİ OLAN KURUMLAŞMADIR

Bir kurumun yaşaması için güvence olan, başkanı değil, kurumlaşmasıdır. Kurum daha baştan sağlam ilkelere bağlanır, daima tabana dayanır ve içinde demokrasi uygularsa selametle yol almaya devam eder. Kitlelerin sağduyusuna ve ortak akla güvenmek gerekir. Karar alma mekanizmasını tek bir kişiye bağlamak, daima o kişinin siyasi felaketi ile sonuçlanma riskini de taşır. Birçok yazımda vurguladığım gibi Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasının nedeni Meclis’te ifadesini bulan ortak aklın eseridir. Şimdi o Meclis’in ülke yönetiminde devre dışı bırakılması bunca yılıklı deneyimlerden sonra ne kadar acıdır! 

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun girdiği her seçimden başarısızlıkla çıktığını gerekçe göstererek istifa etmesini isteyen bir hayli insan var. Başarıyı onun yerine geçecek bir başkandan beklemenin hayal olduğunu “CHP’nin Yarası Derinde” yazımda anlatmıştım. Ancak CHP’de huzursuzlukları ve genel başkanın daha fazla yıpranmasını önlemek için partide ortak aklı harekete geçirmek, bütün adayları önseçimle belirlemek gerekir.  CHP’nin ihtiyacı da kurumsallaşmaktır. 

Ancak yazık ki bizim insanlarımızın çoğu, bir kurtarıcı bekliyor. (19 Eylül 2018)

Bloğumdaki diğer yazılar için: zekisarihan.com

Kitap: Hamit Erdem, Osmanlı Sosyalist Fırkası ve İştirakçi Hilmi, İstanbul, 2012, Sel Yayınları, 334 sayfa.

Adnan Oktar ve arkadaşlarının suçları hakkında çeşitli haberler çıkıyor. Yıllarca hükümet tarafından el üstünde tutulan Fetullah Gülen Cemaatinin uğradığı akıbete şimdi de Adnan Oktar ve müritleri uğruyor. 

“Düşenin dostu olmaz” demişler. Bu atalar sözü işimdi iktidar ve yandaşları açısından tam da doğrudur. Oktar hakkında geniş bir iddianame yazıldığı ve pek çok eylemle suçlanacağı anlaşılıyor. Doğrusu bu konularda bir şey yazacak değilim. Birçok erkeğin ağzının suyunu akıtan güzel kedicikleriyle geçirdiği hoş zamanların görüntülerini yadırgasam da bunun suç olup olmadığı konusunda bir bilgim yok. Öteki suçlamaların doğru olup olmadığını da adil bir yargılamadan sonra öğreneceğiz. 

Benim yazacağım konunun şu dönemde Adnan Oktar’a bir zararı yok. Çünkü o konuda hükümet çevreleri ve yargı tarafından suçlandığını duymadık.  Aksine onun görüşleri bu çevreler tarafından savunuluyor. 

BEŞ KİLOLUK LÜKS KİTAP

21 Temmuz 2009 günü memlekete gitmişken bir vesile ile köyümüze yakın Kumru ilçesine de uğradım. 1953’te ilkokula burada başlamıştım.  Bir yıl okuduğum ilkokulu ziyaret etmek istedim.  Okul yıkılmış, yerine iki katlı bir bina yapılmıştı. Şimdi Belediye olarak kullanılıyordu. Üst katta Öğretmenevi için birkaç oda ayrılmıştı. Salonun bir köşesinde küçük bit kitaplık dikkatimi çekti,

Camlı dolapta her öğretmenevinde bulunabilecek 20-30 kitaptan başka, dolabın ölçülerine sığmadığı için en üste konulmuş kocaman bir kitap duruyordu. Birinci hamur kaliteli kâğıda basılmış bu resimli kitabın ağırlığı 5 kilodan hafif değildi. Üzerinde “Yaratılış Atlası” yazıyordu. Yazarı ise Harun Yahya. Daha önce basına yansımış bu kitabı Kumru gibi ücra ve yoksul bir ilçenin öğretmenevinde görmek varmış! 

Bilindiği gibi kitap, Evrim teorisini sözde çürütmek için yazılmıştı. Canlılar evrime uğramamıştı. Onlar şimdi nasılsa o biçimde yaratılmıştı! Bazı balık ve omurgalı hayvanların fosilleriyle bugünküleri karşılaştırıyor ve bunların aynı olduğunu, yani bir evrime uğramadığını anlatıyordu!

Bu kitabı Kumru gibi Karadeniz’in iç kısımlarında yoksul köylü kitlelerinin yoğunlaştığı bir ilçede görmem beni fena halde üzdü. Bu üzüntümü orada öğretmenevi yetkililerine söylemek istedim fakat ortada bunları söyleyeceğim kimse yoktu!

KARANLIĞA MAHKÛM ETMEK 

Ankara’ya dönünce internetten öğretmenevinin posta adresini buldum ve duygularımı bir mektup halinde öğretmenevi yöneticilerine yazdım. Evrim Teorisi gibi yalnız canlılar bilimini değil, evrenin oluşumunu da reddeden bir görüşle Türkiye nasıl aydınlanacak, nasıl kalkınacaktı? Kumru’da çalışan öğretmenler, çocuklara o kitaptaki görüşleri mi anlatacaklardı? Bu durum, Kumru köylü kitlelerini sonsuz bir karanlığa mahkûm etmek değil miydi?

Bu kitabı kütüphaneye koymuş olabilirlerdi ama yanına evrim teorisini anlatan bir kitap da koysalar daha iyi değil miydi? 

Aradan 5 yıl geçti. 6 Haziran 2014 günü, bir grup arkadaşla Batı Karadeniz’den geçerken İnebolu Öğretmenevinde geceledik. Hayret! Aynı kitap buranın kütüphanesinin de demirbaşlarındandı.  Bütün milletvekillerine de dağıtılmış olan kitap muhtemelen bütün öğretmenevlerine gönderilmişti.  Kaygılarımı Öğretmenevinin bayan müdürüne söyledim. Kitap onun dikkatini çekmemiş. Derhal kaldıracağına söz verdi.

SUÇ ORTAĞI 

Bence Harun Yahya takma adını kullanan Adnan Oktar’ın asıl suçu budur. Karşısında yarı çıplak kedicikleri oynatması, bu suçunun yanında hiç kalır. 

Çünkü Adnan Oktar, aynen bugünkü iktidar gibi bilimin evrim gibi en temel konularından biriyle savaşmış, bu hareketiyle Türkiye’ye en büyük kötülüklerden birini yapmıştır. Eğitim programlarında evrimi anlatılmayan bir millet sittin sene iflah olmaz.  Bu eğitim sisteminin içinden bilim adamı yetişmez. Ancak şarlatanlar çıkar. 

Bu hükümet ve bugünkü yargı, bunun hesabını Adnan Oktar’a sormuyor! Onun evrim karşıtı tezi iktidar tarafından da hararetle savunuluyor. Krizimiz yalnız ekonomide olsaydı bunu atlatabilirdik ama eğitimdeki bu krizi atlatmak o kadar kolay olmayacak… 

Yeni öğretim yılı “hayırlı ve uğurlu” olsun! (17 Eylül 2018)

Bloğumdaki diğer yazılar için: zekisarihan.com

Uyguladıkları iç ve dış politikada sıkışan iktidar çevreleri bir süredir “Hepimiz aynı gemideyiz” diye bir terane tutturdu. Açık denizlerde pusulası sağlam, güvenle yol alan bir geminin kaptanı, yolculara dönüp “Hepimiz aynı gemideyiz” edebiyatı yapmaz. Belli ki gemi su almaya başlamış, denizde bir o yana bir bu yana yalpalıyor.  O zaman yapacağın şey kaptanlığı ehil ellere bırakarak çekilmek değil mi? Herkes o gemide ise senden başka kaptanlık yapacak yok mu? Yoksa onları daha önce küpeşteden denize mi attın? Yoksa Ellerini kollarını zincirleyip kamaralara mı kilitledin? Veyahut denize açıldığın tarihten beri sabah akşam yaptığın anonslarla onları iyice itibarsız hale mi getirdin? 

Hâlâ hem ülkeyi en iyi kendinin yöneteceğini ileri sürüyorsun, hem de “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek gemideki yolculardan seni desteklemelerini istiyorsun. Güverteye kaygı ile toplanmış yolcuları böylece susturabileceğini sanıyorsun. 

İktidarın sözcülüğünü üstlenmiş bazı televizyon bülbülleri, muhalefetin ağzını tıkamak için ikide bir Kurtuluş Savaşı’ndan ve Atatürk’ten de söz etmezler mi? Kurtuluş Savaşımız bu milletin ortak kutsallarından olduğu için bu örnek karşısında akan suların durulacağını sanıyorlar. Nitekim öyle de oluyor! Oysa işin rengi tamamen farklıdır.

AYNI GEMİDE FARKLI POLİTİKALAR

İşin gerçeği şudur: Hürriyeti elde etmek için yıllarca uğraşan Jön Türkler da Abdülhamit’le aynı gemide idiler. Abdülhamit hürriyetçilere “Yapmayın, aynı gemideyiz. Anayasa rejimine dönersek veya ben tahttan çekilirsem devlet gemisi batar, siz de benimle birlikte boğulursunuz” demiş olmalılar. 

Jön Türkler bu demagojiye aldırmadılar ve milletin diri unsurlarına önderlik ederek Hürriyeti ilan ettiler. Abdülhamit’in yıldızı söndü ama gemi yoluna yeni kaptanlarıyla devam etti.  

İttihat ve Terakki Partisi, altı yıl sonra 1914’te gemiyi tehlikeli sulara sürdü ve gemiyi batırdı ama bu Abdülhamit’in yokluğundan değil, hürriyet’in yokluğundandı. Milletin Meclisi’ne, hatta hükümete bile danışmadan ve üstelik muhalefeti tamamen susturarak fırtınalı denizlere açıldılar. Bu süreçte hiç kimse “Aman çenemi kapatayım, hepimiz aynı gemideyiz” demedi. Mustafa Kemal Paşa da İttihat ve Terakkiye muhalefet edenlerdendi. Asılan, sürgüne gönderilen, gazeteleri, dergileri, dernekleri, partileri kapatılan muhalifler de. Aynı gemide bile değillerdi ve onları bindirdikleri gemi Sinop zindanına yol alıyordu. Şimdinin cezaevlerinde iddianame bekleyen barışçı ve devrimcileri gibi…

ÖTEKİ GEMİ: BENDIRMA VAPURU

1919’a gelindiğinde geminin kaptan köşküne Altıncı Mehmet Vahidettin oturdu. Yurtseverler, bu geminin fena su aldığını ve batmakta olduğunu gördüler.  “Padişahımız en iyisini bilir, ayrı baş çekmeyelim” demediler. Kongreler topladılar, Kuvayı Milliye birlikleri kurdular. Geminin kaptanı, bu gemide başka kimsenin söz sahibi olmasını istemiyor, adeta “Hepimiz aynı gemideyiz” diyerek farklı çözüm yolları önerenleri hain bile ilan ediyordu. 

Söz gemiden açılınca Bandırma Vapurunu örnek vermek yerinde olacaktır. O gemide Samsun Limanına yolculuk yapanlar başlangıçta Vahdettin’e adeta yalvardılar. Samsun’dan Erzurum Kongresine, hatta Sivas günlerine kadar geçen sürede ona isyan etmediklerine, memleketin kurtuluşu için çare aradıklarına yemin billah ettiler. Geminin tek kaptanı olduğunu düşünen Vahdettin, kendisi de Anadolu’ya geçecek yerde, Kuvayı Milliyecileri idama mahkûm etme yolunu seçti. Hep aynı gerekçe: “Hepimiz aynı gemideyiz. Geminin kaptanı benim. Farklı sözler işitmek istemiyorum.” 

“BU MİLLETE BİR ÇOBAN LAZIM”

İngilizlerin İstanbul’u işgal ettiği 16 Mart 1920 günü kendisini ziyaret ederek millet temsilcilerinin onayı olmadan bir anlaşmaya imza atmamasını isteyen Rauf Bey’e Padişah Vahdettin, “Bu millet bir koyun sürüsü, ona bir çoban lazım, o da benim” demiştir. Kuvayı Milliye’nin projesi ise Türk, Kürt, Çerkez, Sünni, Alevi, sağcı, solcu demeden milli birlik politikaları uygulayarak milleti tek cephede tutmaktır. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM bu anlayışın eseridir. 

Açık denizlerde seyreden gemilerin kaptan değiştirmesiyle ilgili pek çok hikâye vardır. Türk siyasi hayatında da zorlu iktidar değişimleri hep kaptanın bertaraf edilmesiyle mümkün olabilmiştir. Dünyadaki örnekleri de bundan farklı değildir. Çan Kay Şek’in kaptan olduğu Çin gemisinde Mao’nun dümene geçmesi, Rusya gemisinde Kerenski’nin elinden Lenin’in dümeni alması, Küba gemisindeki dümenin Batista’dan Kastro’ya geçmesi, sözü fazla uzatmamak için verilebilecek birkaç örnektir. Yanı başımızdaki Suriye gemisinde ise dümeni ele geçirmek için birbirine girmiş gruplar var ve iktidarımız “Yapmayın, hepiniz aynı gemidesiniz” demiyor. Bu gruplardan birini açıkça arkalıyor. Sonra Türkiye’ye dönüp millete “Hepimiz aynı gemideyiz” edebiyatı yapıyor… 

SEN TÜRKİYE DEĞİLSİN

Bizim safdillerden başka kimse bu “Aynı gemideyiz” söylemini yutmaz. Sosyal kanunlar hükmünü yürütür. Evet, aynı gemideyiz ama sen bu gemiyi iyi yönetemiyorsun, gemi, kayalıklara doğru hızla yol alıyor. Memleketi selamete çıkarmak için benim iyi bir programım var: İsraf ekonomisi yerine üretim ekonomisini yürürlüğe koyacağım. Hem dışarıda, hem içerde savaş politikalarından barış politikalarına geçeceğim. Demokrasi ile milli birliği sağlayacağım. Sosyal adaleti yaygınlaştıracağım, partizanlık yapmayacağım, Eğitimde hurafe yerine bilimi kılavuz edineceğim.  

Gemidekilerin hayatını ve geleceğini sen tehlikeye atıyorsun. Benim görevim, bunu millete bütün araçları kullanarak anlatmak. Kusura bakma, senin yanlış politikalarının payandası olamam. Sen Türkiye değilsin. (14 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Cumhuriyet gazetesindeki yönetim ve buna bağlı olarak gerçekleşen ideolojik değişim, yalnız gazetenin okurlarını değil, Türkiye’nin nereye gitmekte olduğunu sorup soruşturan herkesi ilgilendiriyor. 

Cumhuriyet’in içindeki kavgada haber alma kaynağımız gene gazetenin kendisidir. Gazetenin yöneticileri yargılanırken mahkemede olup bitenlerden okuyucularını haberdar ediyordu.  Cumhuriyet’in sahibi konumundaki Vakfın toplantısında usule aykırı olarak işlem yapıldığı, kıl payı da olsa bir grubun yönetimi ele geçirdiği, böylece gazetenin politikalarında da değişiklik yapıldığı ileri sürülüyordu. Yönetimde yer alamayan grup mahkemeye başvurmuş hatta gazetenin kendilerine teslim edilmesi için en yukarıdaki kişiden de yardım istemişti! 

Sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle eski yönetim yeniden Cumhuriyet’in başına döndü. Bu yönetimle uyuşamayacakları anlaşılan yazar ve yöneticiler, tek tek ayrılma yazılarını yayımladılar. Gazete yönetimine yeni adlar getirildi. Yeni yönetim de açıklamalar yaptı ve gazetenin “Atatürkçü politikaya kesin olarak döndüğünü” ilan etti.

Gene de bu ayrılığın sınıfsal ve ideolojik anlamı anlatılmış değildir. 

BU BİR SINIF KAVGASIDIR

Bilenlere malum olduğu üzere, her düşünce, bir sınıfın damgasını taşır. Bazen bu konuda bulanıklıklar yaşansa bile şarkıdan türküye, edebiyattan mimariye ve resme kadar her alan son tahlilde bir sınıfın çıkarlarına hizmet eder.  

Cumhuriyet’teki bu çalkalanma, 24 Ağustos 2017’ tarihli “Cumhuriyet’teki Yarılma” yazısında anlatmaya çalıştığım gibi Türkiye solunun yönelimini göstermesi açısından anlamlı bir örnektir. Cumhuriyet’in yeni yöneticilerinin bildirilerinde gazetenin Atatürkçülüğe kesin dönüş yaptığını belirtmekle birlikte kendilerini aynı zamanda solcu saydıklarında şüphe yoktur. 

Tasfiye edilen grupla, yönetime gelen grubun solculukları hangi noktada ayrılıyor? 

Bu ayrılığa sebep “Kürt sorunu” diye tanımlanan, aslında bir Türk sorunu da olan insan hakları konusundaki temel tutum farklılığıdır. Daha derine inildiğinde temelde yatan, işçi sınıfı ile burjuvazinin çıkar çatışmasını fark etmemek mümkün değil. Fakat günümüzde güçlü bir sosyalist hareketi olmadığından şimdilik bu konudaki ayrılığın üstü örtülebilmektedir. Politik işçi hareketi şimdilik bir tehlike yaratmadığı için ne diye ona karşı bayrak sallasınlar? Fakat Kürt sorunu on yıllardır zaman zaman uyumuş görünerek, zaman zaman köpürerek Türkiye’de herkesi bu konuda bir tutum almaya zorluyor. 

GÜNCEL AYRIŞMA KONUSU KÜRT SORUNU

Birinci teze göre, Kürtlerin kendilerini özgürce ifade edebilmeleri ve demokratik haklardan yararlanmaları işçi sınıfı ideolojisinin (sosyalizmin) vazgeçilmez şartlarındandır. İkincisine göre ise Türkiye’de yaşayan herkese Türk denir. Bu ülkede başka bir milliyetin varlığından ve onların özgün ihtiyaçlarından söz etmek ihanettir. Yoksa ülke bölünme tehlikesi altındadır ve bunu teşvik edenler de düşmanlarımızdır. 

Vakfın yeni yöneticilerinin “Atatürkçülüğün kesin olarak geri döndüğü” ifadesi tam da bu ayrışmanın itirafıdır. Kürtleri defterden silme anlayışının hem mükemmel, hem de kurnaz bir ifadesidir. Ancak en gerici darbe dönemlerinde bu ifade devlet tarafından kullanıldığı için sosyalistler açısından çekici bir ifade olma özeliğini çoktan kaybetmiştir. 

Son dört yıldır benim gibi okuyucusu olanlar, gazetenin sol muhalefeti bir bütün olarak ele aldığını, CHP gibi HDP haberlerine de manşetten yar verdiğini gördüler. Gazete demokrasiyi kararlılıkla savundu ve gericiliğe karşı bir ortak muhalefet cephesi kurulması doğrultusunda yayın yaptı. Bunun bedelini de zindanlarda yatarak ödediler. Galiba tek adam rejimine ödenecek borçları da var! Davaları temyizde. Artık kalemleri kırıldığına göre belki de borçlarının üstü affedilir… 

“Türkiye Halkı Sağcılaşıyor” diye boşuna yazmıyorduk. Bu sağcılaşma toplumun bütün kesimlerinde yaşanıyor. Tayyip Erdoğan Kürtlerle uzlaşma masasını devirmesine az insan mı alkış tutmuştu? Masa devirme işi Cumhuriyet’in yazı işleri masasına kadar inmiştir! Cumhuriyet’e tarihi bir düşmanlıkları olmakla birlikte iktidar yanlısı yazarların Cumhuriyet’teki bu dönüşümü alkışlamaları anlamlıdır. 

Emperyalizme ve gericilikle savaşın adı olan bir Atatürkçülük iyi hoş da sosyalizm ve Türk-Kürt birlikteliğine karşı savaştırılan bir Atatürkçülük çok geriden bir sestir… (12 Eylül 2018)

Okulda ilk gün

12 Eyl 2018

Okullar açılıyor. Okula yeni başlayanlar için unutamayacakları bir gün olacak. Büyük bir bina, çocuklarla dolu sınıf denen odalar. Başlarında öğretmen denen bir kadın veya adam. 

Burada anne ve babasının, dede veya ninesinin el bebek gül bebek çocuğu değil. İstediğini parmak kaldırarak bildirecek. Sırasına razı olacak. Toplu yaşamaya alışacak. Sevgi ve şefkati de bölüşmeyi öğrenecek.  Toplumsallaşmaya ilk esaslı adım. 

Bilmem itiraz eden olur mu, desem ki:  Çocuğunuz işte komün hayatına başladı. Okul komünü toplu yaşamanın bir sonucu ve zorunluluğudur. Zengin ve yoksulun ayrılmadığı, kalem, kitap ve çantadan başka özel mülkiyetin bulunmadığı, hak eşitliğinin geçerli olduğu bir yaşam. Okul herkesin, öğretmen herkesin, bilgi herkesin… 

İlkokula başladığı günü hatırlamayanlar var mıdır?

65 YIL ÖNCEYDİ

Bundan 66 yıl önceydi. 1953 yılının mısırların biçildiği, elmaların derildiği, kokulu Karadeniz üzümün salkımlarının ağaçlarda sallandığı bir güz gününde beni köyümüze 15 kilometre uzaklıktaki Kumru bucağına orada sergi açmaya giden bir yakınımla gönderdiler. Aşağı Fizme köyünde oturan, halamlın kocası Fahri Enişteye teslim ettiler. O bana bir kurşunkalemle sarı yapraklı bir defter aldı ve altından su bendi geçen tek katlı Kumru İlkokulunda müdür Burhan Mutlu’ya götürdü. Ben nüfustaki adımın Zeki olduğunu ilk orada 144 numara ile kaydolurken öğrendim. Köydeki adım Ali idi. Anam, bana Birinci Dünya Savaşı yıllarında hastalıktan ölen babasının adını vermiş, babam ise nüfusa Zeki diye yazdırmış. İlkokulu bitirdiğim yıla kadar soyadımız da nüfus memurunun yaptığı bir azizlik sonucu Zengin’di. 

Sonra Müdür beni birinci sınıfın kapısından içeri bıraktı… 

25-30 çocuğun bulunduğu sınıfın ön sıralarından birine oturdum. Duvarda cumhuriyet bayramı ile ilgili birkaç cümlenin bulunduğu bir levha vardı. “Bunu defterine aynen yaz” dediler. Demek ki, okul açılalı epey olmuş, Cumhuriyet Bayramı gelmişti. Bir iki ay daha hayvan gütmem için beni okula geç yazdırmışlardı. Dokuz yaşındaydım ve zaten iki yıl geç olarak okula başlıyordum. O yılın baharında babam ölmüştü. 

Ama köylülerimiz de geleceğimiz için okumanın önemli olduğunu anlamışlardı. Köyler kapalı ekonomiden çıkıyor, pazarla bütünleşmeye başlıyordu. Tarım ve hayvancılık bu nüfusu besleyemezdi. Ne var ki köyümüzde okul yoktu! Komşu köylerde de. Köy Enstitüsü atılımı henüz bizim oralara ulaşmamıştı. Çocuklarını okutmak isteyen aileler için benimki gibi başka köy ve kasabalarda okulu bulunan yerlerdeki aileler imdada koşuyordu.  Ağabeyim de o yılın baharında, eniştemin oğlu ile birlikte bu Kumru ilkokulunu bitirmişti. 

YAMALI BİR SİYAH OKUL ÖNLÜĞÜ

Eniştemin oğlu İsmet ağabeyin siyah okul önlüğünü tamir ederek bana giydirdiler. Ön tarafında soluk bir yamayı çok iyi hatırlıyorum. Bugünkü aklım yoktu ki, onu koruyayım ve aile müzesinde sergileyeyim. 

Ben, duvardaki yazıyı kolaylıkla okudum ve sözcüklere bakmadan da defterime yazdım. Yanımdaki çocuklar buna şaştılar. Ben, köyümüzdeki bütün çocuklar gibi her halde altı yaşından başlayarak mahalle mektebine gitmiş, Kur’an okumayı, duaları öğrenmiş olduğum gibi bu okulda haftada bir gün verilen dersle Türkçe okuma yazmayı ve çarpım tablosunu da öğrenmiştim. 

ELMAS ÖĞRETMEN

O akşam Karapınar’a eniştemle birlikte gittim. Ertesi günden başlayarak bu bir saatlik yolu halamın içine bir parça mısır ekmeği, yanına biraz peynir veya ceviz koyduğu siyah bir bez çanta ile gidip gelmeye başladım. Karapınar’dan aşağı bir kuş gibi koşar, dereye indikten sonra biraz yokuş çıkar, sonra biçilmiş mısır tarlaları arasından Elmas Mutlu öğretmenime koşardım. Onun Beşikdüzü Köy Enstitüsünden birkaç yıl önce mezun olduğunu yıllar sonra kızı İlknur Mutlu’dan öğrenecek ve bir fotoğrafını isteyecektim. 

Halamların evi de kalabalıktı. Eniştem Fahri Efendi, Aşağı Fizme köyünün Tek Parti döneminden kalma dirayetli bir temsilcisi olmakla birlikte zengin değildi. Sofrada birer parça mısır ekmeğini ellerimize verir, bununla idare etmemiz istenirdi. Gerçi halam kardeş kokusu aldığı bu yetim çocuğa gerekli ihtimamı gösteriyor “Sen doymamışsındır” diyerek diğer çocuklardan gizli olarak soğukluk (ekmek doğranmış ayran) yedirirdi. Buna rağmen köyüm gözümde tütüyordu. Fizme’nin yükseklerine çıktığımda kendi köyümün tepelerine hasretle bakardım. İlk karne tatilinde köyüme geldiğimde dünyalar benim olmuştu ve “Ben artık gitmeyeceğim” diye tutturmuştum. Anam tatil sonunda okula dönmem için az dil dökmedi. 

Benim çağdaşım olanların kim bilir böyle ne hikâyeleri vardır. 

Şimdi ne zaman ve kimden “Ah ah! Eskiden hayat ne kadar da güzeldi!” sözlerini duysam köy çocuklarının ve tabii köylülerin çektiği böyle sıkıntıları hatırlar, “Demeyin yahu, biraz gerçekçi olun” derim.  Bir de ailelerinden bu yaşlarda koparılıp başka ailelerin yanında veya yatılı okullarda öğrenim gören çocukların çektiği aile hasretini hatırlarım. 

Yeni öğretim yılında çocuklarımıza, gençlerimize ve onların öğretmenlerine başarılar dilerim. (9 Eylül 2018)

Fotoğraflar: 1952’de çekilmiş bir aile fotoğrafından o zamanki adıyla Ali Zengin! Ve Kumru Merkez İlkokulu. 

“Dün Bugün Yarın” adlı bloğumdaki son bir yılın yazıları için: zekisarihan.com

Birkaç yazıyla tanıttığım, nerdeyse Yeşilçam’da oynaması için teklif alacak hale gelen sevimli kedimiz Sarıkız, 1 yaşındaki oğlu Kıroğlan’la birlikte sırra kadem bastı. 

CHP içindeki iktidar kavgası ona beslenen umutları söndüren bir rol onuyor.  CHP, geçmişinde kendi dışından ve içinden kaynaklanan badireler atlattı. Fakat bunların hiçbiri, bildiğim kadarıyla bugünkü kadar yıkıcı olmadı.  İktidar koalisyonu, seçimlerden önce bu partiyi yıpratmak için olmadık saldırılarda bulunuyordu. Parti içindeki iktidar kavgasıyla şimdi alay ediyor. 

CHP otomobili iktidar menziline hemen hiçbir seçimde ulaşamıyor. Bu durum onun 1923-1950 yıllarını kapsayan 27 yıllık, iktidar, özellikle de 1925-1946 yıllarını kapsayan Takriri Sükûn dönemindeki uygulamalarının bedelidir.  Ancak bugünkü CHP’nin Tek Partisi dönemindeki CHP olduğunu söylemek haksızlıktır.

Türkiye’nin, bir sol parti siyaset sahnesinde ağırlık kazanıncaya kadar CHP’ye ihtiyacı vardır. Çünkü CHP, çok partili siyasi hayatın güvencesi ve gericilik karşısında bir dalga kıran görevi görüyor. 

Partililere gelince, onlar nerdeyse partiden umudu kesmiştir. Sosyal medyadan izlediğimize ve sohbetlerde edindiğimiz izlenimlere göre, içlerinde CHP’ye oy vermeyeceklerini söyleyenler bir haylidir. Genellikle iktidar partilerinin yaptığı büyük hatalar karşısında bazı seçmenlerin “elim kırılsaydı da oy vermeseydim” söylemi şimdi CHP için de söylenmektedir. 

İÇ KAVGA PARTİYİ BİTİRİYOR

Bu müthiş ve yaygın kırılmanın, en azından umutsuzluğun nedeni Genel Başkan Kemal Kılıçtaroğlu ile CHP’ye genel başkan olmakta ısrarlı Muharrem İnce’nin artık saklanamayacak hale gelen mücadelesidir. 

Muharrem İnce taraftarları Kılıçtaroğlu’nun bir an önce başkanlığı bırakmasını istiyor. Kılıçtaroğlu taraftarları ise haklı olarak bunun yolunun kurultay olduğunu, olağanüstü kurultay için ısrarlI davrananların yeterli delege desteğini sağlanamadığını belirtiyorlar. Meclis’teki parti grubunun büyük çoğunluğu Kılıçtaroğlu tarafında yer alıyor. Parti hayatı, üyelerden birinin “Sen ayrıl, yerine ben oturacağım” sözleriyle değil, parti tüzüğünde yazılı kurallara göre düzenlenecekse doğrusu da budur. Parti içi muhalefet istedi diye hiç bir yönetim görevini bırakmaz.

Baykal’dan sonra büyük umutlarla genel başkan olan Kılıçtaroğlu, partililer üzerindeki saygınlığını uzun süre koruduktan sonra yıpranma sürecine girdi. Ona yöneltilen eleştiriler arasında hükümetin gerici politikalarıyla etkili bir mücadele vermediği, gösterdiği adaylarla sağdan oy beklediği doğrudur. CHP’nin ve Kılıçtaroğlu’nun bir dış proje olduğu gibi komplo teorilerini saymıyorum. Seçimlerden önce, sınır ötesi askerî harekâta onay vermesi ve dokunulmazlıkların kaldırılması hakkında iktidar projesine oy verme kararı alınması konusunda ben de eleştiriler yazmıştım. Bu iki tutumun da sebebi HDP ile birlikte görünürse iktidarın suçlamalarına muhatap olacağı korkusu idi. Ancak CHP bu yolla da durumu kurtaramamıştır. Bundan hem kendisi zarar görmüştür, hem da aynı suçlamalar devam etmektedir.

Hayatın dayattığı pratiklerle belki bu politikaları düzeltmek mümkündü. Fakat şu parti içindeki koltuk kavgası, parti içinde onarılması güç yaralar açtı. Bunun sorumlusu da ne pahasına olursa olsun partinin başına geçmekte ısrarlı olan Muharrem İnce’nin hırsıdır. Parti çoğunluğu Kılıçtaroğlu’ndan vazgeçip İnce’nin çevresinde toplansaydı, partinin derdine merhem olur muydu bilinmez ama CHP bütünlüğünü koruyabilir ve umut olmaya devam ederdi fakat Muharrem İncenin taraftarlarının duygularında da, onun göze batan bu kırsı nedeniyle bir aşınma yaşandı. Şimdi partililer arasında “Her ikisi de bıraksın, yeni bir genel başkan bulalım” görüşleri yaygınlaşıyor. 

CHP’YE İHTİYAÇ VAR

Sorun’un esası aslında CHP genel başkanlığı değil. Kılıçtaroğlu görevde kalsa da, Muharrem İnce onun yerine geçse de, bu ikisi dışında bir genel başkan bulunsa da, bir mucize olmadığı takdirde, CHP iktidar olacak değildir. Vahim olanı CHP çoğunluğunun bunun farkında olmayışıdır. Onlar Türkiye’nin tarihini, bugünkü koşullarını ve halkın psikolojisini hesaba katmadan kolay bir başarı elde edilebileceğini sanıyorlar. Her seçimden sonra “Kurultaya gidelim. Genel başkan değişsin” diyerek harekete geçen ve iktidar olmayı partide iktidar olmak diye anlayan bir takım parti kadroları da yangına körükle gidiyorlar. 

“Sana ne CHP’den? Ne hali varsa görsün!” diyecek olanlara da derim ki, CHP’nin geleceği Türkiye’nin geleceğine sıkı sıkıya bağlıdır. Hatalarından arınan, faşizme, savaşçı politikalara ve gericiliğe direnen,  kendi içinde demokrasi uygulayan,  kendi soluyla cesurca işbirliği yapan, bir partiye Türkiye’nin ihtiyacı vardır. (4 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

O zamanki adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, 26 Ağustos’tan başlayıp 9 Eylül 1922’ye kadarki 14 gün içinde Afyon’dan İzmir’e kadar süren Yunan Ordusunu imha hareketinin yıldönümü, her yıl olduğu gibi bu yıl da devlet törenlerinin yanında sivil kuruluşların düzenlediği etkinliklerle kutlandı. Bayraklar sallandı, nutuklar, marşlar söylendi, yürüyüşler yapıldı. 

İktidar çevreleri yakın zamana kadar, 23 Nisan, 29 Ekim ve 19 Mayıs bayramları gibi, 30 Ağustos bayramına da ilgisizdi. Millet bu günleri unutsa çok da hoşlanacaktı. Bunun nedeni, adı bu ulusal günlerle anıla gelen Mustafa Kemal Paşa’nın savaştan sonra kurulan rejimin başına geçince, padişah ve halifeliği kaldırması, medeni yasayı getirmesi, Arap Alfabesinin yerine Latin alfabesini getirmesi, tekke ve zaviyeleri kaldırması, ezanı Türkçeleştirmesi, özetle yüzü Batıya dönük laik bir cumhuriyetin başında olmasıdır.  Sağcı-İslamcı yazarlar, on yıllardır zaten ah vah ile Cumhuriyet öncesi yıllarının özlemini dile getirmekteydiler. Öyle ki, bu özlemleri, onların bir kısmını Padişah Vahdettin’i “Büyük vatansever” olarak nitelemeye kadar götürmüştür. 

Türkiye’deki mevcut siyasetin kökleri şu üç damardan sürgün vermiştir. İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ve sosyalizm akımı. Bu üç akımdan ilk ikisi, (1908’den başlatırsak) 110 yıldır birbirleriyle yer değiştirerek ülkeyi yönetiyorlar. Yalnız sosyalistler, imkân buldukça siyaset alanında görünmekle birlikte, Üzerlerindeki ağır burjuva ve tefeci-ağa baskısının şiddetinden ötürü hiçbir zaman iktidar olamadılar.

Demokratik bir Türkiye mücadelesi verenler, bütün bu geçmiş zamanın ve uygulamaların bir eleştirisini yaparak şimdi neyi, nasıl yapacaklarına karar verme göreviyle karşı karşıyadırlar. Hiçbir kişi, kurum, dönem ve hükümet eleştiri dışı tutulamaz. Buna sosyalistler de dâhildir. 

HANGİ YÜZLE

İşin esasına bakılırsa, Türkiye’yi yönetmiş ve yönetmekte olanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamaya yüzleri olmamalıdır. 20. Yüzyıl’ın ilk bağımsızlık savaşlarından biri olan Kurtuluş Savaşı’nın anısı, bu sahte vatanperverleri de, sahte dindarları da utandırması gerekirdi. Türkiye’nin savunmasını bir emperyalist ülkenin ordularına ve silahlarına emanet etmek, mazlum ülkelere sırt çevirmek, komşu ülkelerden toprak talep etmek az utanılacak davranışlar mıdır? Buna rağmen, her millî bayramda parlak nutuklar atmaktan geri kalmamışlar, böylece milleti kendi sınıfsal çıkarları yönünde şartlandırmak istemişlerdir. Vatan, bayrak, Atatürk, din ve iman, bir zenginler saltanatının ve emperyalistlere bağımlılığın devamı ve pekişmesi için kullanılmıştır.  Ad vermek gerekirse, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Kenan Evren, Turgut Özal ve şimdi başta bulunanların temsilcini saymak yeter. 

Bizim dört milli bayramımızdan üçü 19 Mayıs, 23 Nisan ve 30 Ağustos, doğrudan doğruya vatan savunmasıyla ilgilidir.

İnsan vatanını niçin savunur? Vatanı savunmakla, düşman tarafında yer almak aynı güdüye dayanır. İşbirlikçiler, düşmandan yana olurken onların sayesinde çiftlik ve servetlerini güvenceye almak isterler ve işgalcilerle birlikte hareket etmenin kendilerini rahata kavuşturacağını düşünürler. İstanbul’daki işbirlikçilerin ve işgal altındaki bölgelerde eşraftan bazı kişilerin düşmanla işbirliği yapmasının nedeni budur. Savaştan kaçanların temel güdüsü de hayatta kalmaktır. 

Savaşa katılan, vatanın bağımsızlığı için mücadele eden ve bu uğurda ölümü göze alanların amacı da bağımsız vatanın kendilerine sunacağı nimetlerden ve refahtan paylarını almaktır. Bir sanayici, bir tüccar, bağımsız bir ülkede yabancı malların piyasayı istilasından korunarak servetini çoğaltmak ister. Bir komutan, ancak bağımsızlık savaşında görev alarak şan, şeref ve itibar kazanır. Bir öğretmen, öğrencilerine kendi dilini ve kültürünü özgürce öğretmek, bir din adamı, cemaatine yabancıların baskısı özgürce hizmet etmek ister. Bir köylü tarla, bahçe ve hanesini güvende tutmak, malını, davarını çoğaltmak, vergiler altında ezilmemek, işçi ise bağımsız bir ekonomi altında daha dolgun ücret almayı, daha özgür örgütlenmeyi hayal eder. 

“SİZE ARTIK İHTİYAÇ YOK!”

Yalnız askeri zaferlerin üzerine kurulan rejimlerde bunun meyvelerini yalnız bir sınıf yerse, işçi daha iyi çalışma koşullarına, topraksız köylü toprağa, öğretmen örgütlenme hakkına kavuşamazsa, aydınlar zindanlara tıkılırsa, milli bayramlar bir sınıfın tekelinde demektir. 

 Ankara’da yayımlanan Yeni Hayat dergisi 19 Eylül 1922 tarihli 21. sayısında “Taç ve Para sultanlığına ölüm” diye yazarken şu haberi de veriyordu: Rauf Bey (Halk İştirakiyun Partisi Genel Sekreteri ve Tokat Mebusu) Nazım arkadaşımızı çağırmış. Partiye artık ihtiyaç olmadığını söylemiş, tehdit etmiş. Bu belki son sayımızdır. Kaynağını işçi ve köylü kitlesinin gözyaşlarından alan iştirakçilik, yeryüzünde ebedi ve müstakardır (yerleşiktir).”

Bu görüşme muhtemelen ordular İzmir’e doğru yürürken yapılmıştır. Zaferi garantileyen yeni Türkiye’nin sahipleri, artık 1920’nin o tehlikeli günlerinde farklı etnik gruplarla, emekçi kesimlerle varılan mutabakata son vermektedirler. 

Gönül isterdi ki diğer milli bayramlar gibi Zafer Bayramının da Türkiye’nin doğusunda köylerde ve işçi çevrelerinde coşkuyla kutlansın. Şölenler düzenlensin. Bunu göremiyorsak bu işte bir eksiklik var demektir. O eksiklik,  askeri zaferlerin işçi, köylü ve kent yoksullarına bekledikleri özgürlük ve refahın kaynağı olmaktan alıkonulmasıdır. Bu eksikliği demokratik bir halk iktidarı giderecek ve zaferler gerçek anlamına kavuşacaktır.

Bu gerçeği hatırlayanları, hatırlasa da dile getirenlerin sayısı o kadar az ki!  (Ankara, 1 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

O zamanki adıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının, 26 Ağustos’tan başlayıp 9 Eylül 1922’ye kadarki 14 gün içinde Afyon’dan İzmir’e kadar süren Yunan Ordusunu imha hareketinin yıldönümü, her yıl olduğu gibi bu yıl da devlet törenlerinin yanında sivil kuruluşların düzenlediği etkinliklerle kutlandı. Bayraklar sallandı, nutuklar, marşlar söylendi, yürüyüşler yapıldı. 

İktidar çevreleri yakın zamana kadar, 23 Nisan, 29 Ekim ve 19 Mayıs bayramları gibi, 30 Ağustos bayramına da ilgisizdi. Millet bu günleri unutsa çok da hoşlanacaktı. Bunun nedeni, adı bu ulusal günlerle anıla gelen Mustafa Kemal Paşa’nın savaştan sonra kurulan rejimin başına geçince, padişah ve halifeliği kaldırması, medeni yasayı getirmesi, Arap Alfabesinin yerine Latin alfabesini getirmesi, tekke ve zaviyeleri kaldırması, ezanı Türkçeleştirmesi, özetle yüzü Batıya dönük laik bir cumhuriyetin başında olmasıdır.  Sağcı-İslamcı yazarlar, on yıllardır zaten ah vah ile Cumhuriyet öncesi yıllarının özlemini dile getirmekteydiler. Öyle ki, bu özlemleri, onların bir kısmını Padişah Vahdettin’i “Büyük vatansever” olarak nitelemeye kadar götürmüştür. 

Türkiye’deki mevcut siyasetin kökleri şu üç damardan sürgün vermiştir. İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ve sosyalizm akımı. Bu üç akımdan ilk ikisi, (1908’den başlatırsak) 110 yıldır birbirleriyle yer değiştirerek ülkeyi yönetiyorlar. Yalnız sosyalistler, imkân buldukça siyaset alanında görünmekle birlikte, Üzerlerindeki ağır burjuva ve tefeci-ağa baskısının şiddetinden ötürü hiçbir zaman iktidar olamadılar.

Demokratik bir Türkiye mücadelesi verenler, bütün bu geçmiş zamanın ve uygulamaların bir eleştirisini yaparak şimdi neyi, nasıl yapacaklarına karar verme göreviyle karşı karşıyadırlar. Hiçbir kişi, kurum, dönem ve hükümet eleştiri dışı tutulamaz. Buna sosyalistler de dâhildir. 

HANGİ YÜZLE

İşin esasına bakılırsa, Türkiye’yi yönetmiş ve yönetmekte olanların 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı kutlamaya yüzleri olmamalıdır. 20. Yüzyıl’ın ilk bağımsızlık savaşlarından biri olan Kurtuluş Savaşı’nın anısı, bu sahte vatanperverleri de, sahte dindarları da utandırması gerekirdi. Türkiye’nin savunmasını bir emperyalist ülkenin ordularına ve silahlarına emanet etmek, mazlum ülkelere sırt çevirmek, komşu ülkelerden toprak talep etmek az utanılacak davranışlar mıdır? Buna rağmen, her millî bayramda parlak nutuklar atmaktan geri kalmamışlar, böylece milleti kendi sınıfsal çıkarları yönünde şartlandırmak istemişlerdir. Vatan, bayrak, Atatürk, din ve iman, bir zenginler saltanatının ve emperyalistlere bağımlılığın devamı ve pekişmesi için kullanılmıştır.  Ad vermek gerekirse, Celal Bayar, Adnan Menderes, Süleyman Demirel, Kenan Evren, Turgut Özal ve şimdi başta bulunanların temsilcini saymak yeter. 

Bizim dört milli bayramımızdan üçü 19 Mayıs, 23 Nisan ve 30 Ağustos, doğrudan doğruya vatan savunmasıyla ilgilidir.

İnsan vatanını niçin savunur? Vatanı savunmakla, düşman tarafında yer almak aynı güdüye dayanır. İşbirlikçiler, düşmandan yana olurken onların sayesinde çiftlik ve servetlerini güvenceye almak isterler ve işgalcilerle birlikte hareket etmenin kendilerini rahata kavuşturacağını düşünürler. İstanbul’daki işbirlikçilerin ve işgal altındaki bölgelerde eşraftan bazı kişilerin düşmanla işbirliği yapmasının nedeni budur. Savaştan kaçanların temel güdüsü de hayatta kalmaktır. 

Savaşa katılan, vatanın bağımsızlığı için mücadele eden ve bu uğurda ölümü göze alanların amacı da bağımsız vatanın kendilerine sunacağı nimetlerden ve refahtan paylarını almaktır. Bir sanayici, bir tüccar, bağımsız bir ülkede yabancı malların piyasayı istilasından korunarak servetini çoğaltmak ister. Bir komutan, ancak bağımsızlık savaşında görev alarak şan, şeref ve itibar kazanır. Bir öğretmen, öğrencilerine kendi dilini ve kültürünü özgürce öğretmek, bir din adamı, cemaatine yabancıların baskısı özgürce hizmet etmek ister. Bir köylü tarla, bahçe ve hanesini güvende tutmak, malını, davarını çoğaltmak, vergiler altında ezilmemek, işçi ise bağımsız bir ekonomi altında daha dolgun ücret almayı, daha özgür örgütlenmeyi hayal eder. 

“SİZE ARTIK İHTİYAÇ YOK!”

Yalnız askeri zaferlerin üzerine kurulan rejimlerde bunun meyvelerini yalnız bir sınıf yerse, işçi daha iyi çalışma koşullarına, topraksız köylü toprağa, öğretmen örgütlenme hakkına kavuşamazsa, aydınlar zindanlara tıkılırsa, milli bayramlar bir sınıfın tekelinde demektir. 

 Ankara’da yayımlanan Yeni Hayat dergisi 19 Eylül 1922 tarihli 21. sayısında “Taç ve Para sultanlığına ölüm” diye yazarken şu haberi de veriyordu: Rauf Bey (Halk İştirakiyun Partisi Genel Sekreteri ve Tokat Mebusu) Nazım arkadaşımızı çağırmış. Partiye artık ihtiyaç olmadığını söylemiş, tehdit etmiş. Bu belki son sayımızdır. Kaynağını işçi ve köylü kitlesinin gözyaşlarından alan iştirakçilik, yeryüzünde ebedi ve müstakardır (yerleşiktir).”

Bu görüşme muhtemelen ordular İzmir’e doğru yürürken yapılmıştır. Zaferi garantileyen yeni Türkiye’nin sahipleri, artık 1920’nin o tehlikeli günlerinde farklı etnik gruplarla, emekçi kesimlerle varılan mutabakata son vermektedirler. 

Gönül isterdi ki diğer milli bayramlar gibi Zafer Bayramının da Türkiye’nin doğusunda köylerde ve işçi çevrelerinde coşkuyla kutlansın. Şölenler düzenlensin. Bunu göremiyorsak bu işte bir eksiklik var demektir. O eksiklik,  askeri zaferlerin işçi, köylü ve kent yoksullarına bekledikleri özgürlük ve refahın kaynağı olmaktan alıkonulmasıdır. Bu eksikliği demokratik bir halk iktidarı giderecek ve zaferler gerçek anlamına kavuşacaktır.

Bu gerçeği hatırlayanları, hatırlasa da dile getirenlerin sayısı o kadar az ki!  (Ankara, 1 Eylül 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com

Tatil bitiyor. 

Her yıl öğrencilerin karnelerini verirken onlara tatilde kitap okumalarını tavsiye ederdik. Fakat ders yılı içinde okuma alışkanlığı edinmeyen bir öğrencinin bu tavsiyeye uyması beklenemez. Çünkü kitap okuma, tatil aylarıyla sınırlı olamaz. O, her yaşta, her işte yapılması gereken vazgeçilmez bir faaliyettir. Okumayı alışkanlık haline getirmek gerekir. Geçtiğimiz dönemde Prof. Sedat Sever’in Ulusal Eğitim Derneğinde çocuk kitapları ve okuma alışkanlığı konulu bir konferansında ben de kendi çocukluğumdan bir örnek vermiştim:

“Köyümüze iki saat uzaklıktaki Korgan’a mısır götürmüştüm. Orada bir bakkalda çocuk kitaplarının da satıldığını gördüm. 15 kuruşa Kibritçi Kız kitabını aldım. Dönüşte eşeğin sırtında bu kitabı okudum. Eşeğim nasıl olsa yolu biliyordu.” Bu anı Sever’in pek hoşuna gitmişti.

Ben emekli bir Türkçe öğretmeniyim. Her öğrencinin ayda en az bir  kitap okumasını, bunu Kitap Tanıtım Defterine özetlemesini, tahtaya kalkıp anlatmasını, dersin vazgeçilmez bir parçası olarak uyguladım. Öğrencilerimin benim öğretmenliğimle ilgili hatırladıkları en önemli uygulama budur. Okuma alışkanlığını bu yolla kazandıklarını anlatanlara çok rastladım. Benden “kurtulduktan” sonra kitap okumaya boş verenlere de!

Bazı ana babalar çocukların elinde kitap görmekten hoşlanmazlar. Bunun çocuğu derslerinden alıkoyduğunu sanırlar. Oysa yerli yerince yapılması şartıyla kitap okumak hayatta yetişmek için en büyük yardımcıdır. Okumak insanı hem bilgi sahibi yapar, hem de inceltir. Ruhunu besler. Ben çok yararını gördüm, görmekteyim. 

 Temmuzun son haftasında “tatil” için Ayvalık’a gelirken, yanıma okunma sırası bekleyen 8-10 kitap aldım. Geçen yıldan yazlıkta kalan kitaplar da vardı. Hoş burada kitapsız kalma tehlikesi de yoktu. Ayvalık Halk Kütüphanesinde binlerce kitap okuyucu bekliyor. Bir kez çocukları da alıp gitmiş ve geçici okuyucu kartı çıkararak kitaplar almıştık. Bir hafta süren Makedonya gezisinde yanıma kitap almadım. Gözüm kulağım gezeceğim yerlerde olmalıydı. Kalan bir aylık sürede 8 kitap okuyabildim. Dokuzuncusu olan “İştirakçi Hilmi’ye başladım. 

Şimdi bu ay okuduklarım hakkında biraz bilgi vereyim:

Ankara’da başladığım 774 sayfalık Musa Dağ’da Kırk Gün romanı (Franz Werfel, çeviren Saliha Nazlı Kaya, Belge yayınlarlı, altıncı baskı, 2016), 1915 Ermeni Tehciri günlerinde Hatay’ın Samandağ ilçesine bağlı Ermeni köylerinde, halkın bu ölümle biteceği sezilen tehcirden kurtulmak için Musa Dağı’na çıkıp kırk gün boyunca nasıl savaşarak direndiklerini, nasıl örgütlendiklerini, sonunda Akdeniz’e dik bir kıyısı olan bu dağdan Fransız devriye gemileri tarafından nasıl kurtarıldıklarını konu edinmiş. Hakkında başka yayınlar da bulunan bu olay hakkında romanı okuyunca aklınızda unutamayacağınız sahneler kalıyor. Hangi kuru ders kitabı böyle bir roman kadar iz bırakır?

Okuduğum ikinci kitap, Ferit Edgü’nün, ilk baskısı 1977’de yapan, adını çok duyduğum ama şimdiye kadar nedense okuma fırsatı bulamadığım Hakkâri’de Bir Mevsim romanı. (Sel yayınları, 40. Yıl özel basım, İstanbul, 2017, 194 sayfa). Hakkâri’nin uzak bir köyüne sürülen bir öğretmenin şiir tadında bir anlatımı. Ben böyle bir roman okumamıştım. Köylülerin kendisinden farklı bir dil kullandığını anlatırken yazar 1970’lerdeki yasaklar yüzünden bu dilin adını yazamıyor! Ne kadar ibret verici değil mi? Romanı bitirince internetten onun filmini de bulup izledim. 

Üçüncü kitabım, Kemal Tahir’in Esir Şehrin Mahpusu romanı. Bu da okumakta geç kaldıklarımdan. Geçen yıl, Esir Şehrin İnsanları’nı okumuştum. Mütareke İstanbul’unda bir Kuvayı Milliyeci aydınını Kemal Tahir’in o başka hiçbir yazarımızda olmayan dilinden okurken hapishanedeki dehşet verici hayatı da öğrenmiş oluyorsunuz. Bu kitap ilk kez 1961’de yayımlanmış (İthaki Yayınları, 11. Baskı, 2017, 342 sayfa)

Dördüncüsü Sabahattin Ali’nin 1938-1942 yılları arasında yazdığı 13 öyküsünden oluşan Yeni Dünya. (Yapı Kredi Yayınlarında 25. Baskı, İstanbul, 2017, 124 sayfa). Bu kitap için söyleyebileceğim iki şeyden biri yazarın o tarihlerdeki öykü tiplerini nasıl başarıyla resmettiği, ikincisi ise anlatılan dönemdeki toplumsal yapının İçimizdeki Şeytan romanında da resmettiği çürüklüğüdür.  On yılda yaratıldığı ileri sürülen on beş milyon genç güzellemesinden eser yoktur! 

1998-2001 yılları arasında Cumhuriyet’in 75. Yılı vesilesiyle Cumhuriyet gazetesinin verdiği ve sonra okuruz diye bir tarafa koyduğumuz Dünya Klasiklerinden de bu ay dördünü okudum. Beaumarchais’in ünlü Sevil Berberi (Çeviren İlhan Ertuğ, 111 sayfa), Prandello’nun Üç Kısa Oyun (Çeviren Egemen Berköz, 93 sayfa), Platon’un Eski Yunan felsefesinin yaradılış, doğa, madde ve insan vücudu konusunda artık geçerliliğini yitirmiş görüşlerini içeren Timaosis yapıtı, (Çevirenler: Erol Güney, Lütfü Ay, 128 sayfa), Aristotales’in Atinalıların Devleti (Çeviren Suat Yakup Baydur, 112 sayfa) ise tam bir tarih kitabı. Atine kent devletini yaklaşık 300 yıllık tarihiyle birlikte yönetim biçimlerindeki değişikliği anlatan bu kitap, dönemin keskin sınıf mücadelelerine de ışık tutuyor. Bunlar ve okunmayı bekleyen daha onlarca Dünya Klasiği Hasan Ali Yücel’in Türk Kültürüne bu klasikler yoluyla yaptığı büyük hizmeti gösteriyor. 

Siz bu kitapları belki de çoktan okudunuz. İki-üç yıl önce “İtiraf Ediyorum” başlıklı bir yazıda okumadığım bazı önemli kitapların adlarını saymıştım da kimse inanmamış, şaka yaptığımı sanmıştı. Hayır, şaka yapmamıştım. Okumaya düşkün olanlardan biriyim. Okumayı sevmeyenlerden farkımız, okuyamadığımız kitaplar için kendimizde büyük bir eksiklik hissetmekten ibarettir… (Ayvalık, 29 Ağustos 2018)

Diğer yazılar için: zekisarihan.com