Manşet - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

“Biz” on yıllardır her seçimde “onların” kaybetmesini, “bizim” kazanmamızı istiyor, bekliyoruz.

Ama her seçimde “onlar” kazanıyor!

Eee ne demek şimdi bu? Yani seçimlerde kazanmayı umut etmeyelim mi?

Seçimi kazanmak ne demek?

Seçimi kazanmaktan kastımız, beklentimiz, umduğumuz nedir?

İktidara gelmek mi?

İktidara gelmekten kastımız nedir o zaman?

İktidara gelmekten anladığımız, işçilerin, üretici köylülerin, küçük esnafların yani eliyle üreten herkesin, yazdıkları, çizdikleriyle, bilimle, sanatla onlara rehberlik eden onları donatanların iktidara gelmesi mi?

Öyleyse bu ham bir hayaldir, sağlıklı gerçekçi bir beklenti değildir!

Çünkü ülkemizde “onlar” örgütlü, “emeğiyle geçinenler” örgütlenmiş değildir. 

“Emeğiyle geçinenler”in, kendilerini iktidara taşıyacak, sendikal, sosyal, siyasal  örgütlenme içinde olmadıkları apaçık ortada!

Eee bu durumda iktidara gelmek, seçimlerde kazanmayı umut etmek için, emeğiyle geçinenlerin örgütlenmelerini tamamlamalarını mı bekleyeceğiz? O zamana kadar yapılacak hiçbir şey yok mu?

Üstelik; bu emeğiyle geçinenlerin örgütlenmesi ve iktidara alternatif olma süreci kendi haline bırakılırsa, kim bilir kaç on yıllar sürer! 

Doğru ve de işin püf noktası tamda burası;

Konuyu tam da başa alıp soralım;

“Biz” her seçimde kazanmayı umuyoruz değil mi?

Sonra ne oluyor?

“Onlar”; yani sömürü, yalan, talan, soygun, zulüm düzeninin sahipleri kazanıyor. “Biz”se her seçimden sonra hayal kırıklığına bozguna uğruyoruz değil mi?

Halbuki bozguna uğramanın, çökmenin alemi ne?

Evet! ama ne yapmalıyız?

Yapmamız gereken; bu şartlarda, umutlarımızı seçimlere değil, seçimlerden önce, bu şartlarda, bu kurtlar sofrasında var olmaya, örgütlenmeye, birbirimizle kenetlenmeye bağlamalıyız.

Son seçimleri ele alırsak seçim öncesi “onlar” zaten iktidarda değil miydi? Seçimden sonrada yine iktidarda olanlar onlar değil mi?

İşte; biz, onların iktidarında var olmayı, örgütlenmeyi, büyümeyi, bizi iktidara taşıyacak, sosyal, sendikal,  siyasal yolların taşlarını sabırla, azimle örmenin yollarını öğrenmeliyiz. Yapılması gereken  budur.

Toplum, özellikle de gençler tüketim kültürünün pençesinde. Emperyalizm; gelişen teknoloji ile  bizim gibi ülkelerde, cep telefonundan, televizyonlara, bilgisayarlara kadar her yolu kullanarak, kendi tüketim ve asimilasyon politikalarını dayatıyor.

Oysa; dünyada eşi benzeri görülmedik duyarlılıkta ve güzellikte, sevdayı, dayanışmayı, kardeşliği haksızlık ve zorbalığa başkaldırıyı anlatan türkülerimiz var bizim…

Geçenlerde; ulaştığım bir sitede, Muharrem Ertaş Usta’dan, sözleri Dadaloğlu’na ait, “Kalktı Göç Eyledi Avşar Elleri” türküsünü dinledim. Sitede türküye yönelik; “Böyle türkülerimiz varken, bizim insanlarımız nasıl kötü olabiliyor şaşıyorum!  Ruhun şad olsun büyük usta” yorumunu okudum.

Bu tesbit ve dilek üzerinde uzun uzun düşündüm kaldım…

Evet; dünyanın bütün ülkelerinin kültürlerine, müziğine, sanatçılarına, bilgelerine saygımız sonsuz. Ama biz de öyle değerler var ki; yüzlerce binlerce yıl ötelerden hala bize seslenir durur.

Dede Korkut-Ömer Hayyam-Hoca Ahmet Yesevi-Yunus Emre-Nasreddin Hoca- Nesimi-Pir Sultan Abdal- Dadaloğlu-Köroğlu-Karacaoğlan-Aşık Veysel-Nazım-Ahmet Arif-Aziz Nesin- Sabahattin Ali-Rıfa Ilgaz-Sait Faik-Kemal Tahir-Yaşar Kemal-Neyzen Tefik-Ruhi Su- Yılmaz Güney-Muharrem Ertaş-Mahsuni Şerif-Neşet Ertaş-Fazıl Say… Saymakla bitmez daha nice büyük bilgeler, ozanlar, yazarlar, şairler, sinemacılar, sanatçılar…

Peki, nasıl oluyor da biz böylesine büyük değerlere sahipken, Emperyalizm’in kültür asimilasyonuna direnemiyoruz?

Çünkü; bu ülke, 10 yıllardır Emperyalizmin işaret edip seçtirdiği, desteklediği partiler ve iktidarlar, hatta darbeciler tarafından yönetildi, yönetiliyor!

Eee o zaman yapacak bir şey yok mu yani bu konu da?

Var, var tabi hem de çok şey var!

Öncelikle evimizde çocuklarımıza, okulda öğrencilerimize, işyerlerinde birlikte çalıştıklarımıza, hayatın  her alanında herkese, kültürümüzü, bilgelerimizi, ozanlarımızı, yazarlarımızı, şairlerimizi, bize ait olan her şeyi anlatmakla başlayabiliriz.  

Örneğin; evimizde, taze sütten, doğal maya çalarak ürettiğimiz yoğurdun faydalarını ve bu ülke ülke insanları tarafından bulunup nasıl dünyaya tanıtıldığını anlatabiliriz.

Kendi kültürümüzü anlatmakta; en önemli imkan ve fırsat yerel yönetimlerdedir. 

1998’de kaybettiğimiz Merhum Belediye Başkanı Armağan İlci’yi,  efsane yapıp unutulmaz kılan neydi? Yol- kaldırım-su-imar hizmetleri mi?

Hayır; Armağan İlci’yi unutulmaz kılan, düzenlediği şenliklerde, hem yerel, hemde ülke ölçeğinde tanınmış ve başarılı, ama iktidarların televizyon, salon ve diğer alanlarda yasaklayıp, ambargo koymasına rağmen, halka malolmuş ozanları, sanatçıları, yazarları, şairleri, karikatüristleri, ressamları, bestecileri halkla buluşturmasıydı. Konser, panel, seminer, sergi, imza günlerinde, onları halkla kaynaştırıp, karşılıklı iletişim kurmalarını sağlamasıydı. Bu anlayış ve etkinliklerdir Armağan İlci’yi efsane başkan yapan…

Gelelim günümüze; Armağan İlci’den bu yana,  bu anlamda etkinlikler, çalışmalar yapma imkanları, geçmişe göre artık  çok daha fazladır.

Belediyeler; sivil toplum örgütleri, özellikle kamu çalışanları sendikaları ile işbirliği yaparak,  şiir, öykü, resim, karikatür, türkü, spor üzerine gençleri yönlendirebilecek çalışmalar yapmalılar. 

Kendi kültürümüzü tanıtacak yarışmalar düzenleyerek, gençleri teşvik etmeliler. Kendi kültürümüzün temsilcilerini, türkülerimizin  ustaları sanatçıları halkla buluşturmalılar.

Piyasa müziği yapan şarkıcıları sahneye çıkarmakla, sosyal kültürel hizmet verilmiş olmuyor! 

Edebiyat alanının ustası yazarları, çizerleri, şairleri ilimize çağırıp, düzenleyecekleri panel seminer, sergiler, imza günleriyle, halkımızı kendi kültürlerine yönlendirmeliler. 

Aslında; bu etkinlikler, belediyelerin asli görevi olmalı! Yol, kaldırım, su, park ve diğer  çalışmaları, yapılması gereken rutinler olarak görüp değerlendirerek, daha fazla sosyal, kültürel çalışmalara yönelmeliler?

 

24 Haziran seçimleri öncesi,  Türk Lirası’nın, Dolar-Euro ve diğer yabancı paralar karşısında değer kaybetmesinin, faizlerin ve enflasyonun yükselmesinin, gıda ve diğer ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının artmasının sebebi dış güçlerdi!

Erdoğan böyle dedi, seçmenleri de buna inanarak oy verdi.

Erdoğan; kendisinin seçimleri kazanması ve yeni başkanlık sisteminin devreye  girmesiyle,  işlerin yoluna gireceğini, doların ineceğini, faizlerin, enflasyonun, artan fiyatların düşeceğini söylemişti!

Peki sonuç ne oldu?

Her şey bir yana, Salı Pazarı’nda karpuzdan başka ucuz bir şey yok. Oda ihtiyaç fazlası üretimden ve ürünün tarlada kalmasından. 

Bakmayın siz soğan patates fiyatları düştü haberlerine! Pazarda soğan 5-   patates 6- domates 5- taze fasulya 8 liraydı. Sebzede meyvede düşüş yok! üstelik fiyatlar düşüş değil artış eğilimli.

Erdoğan; Eğitim, Sağlık, Kültür-Turizm gibi önemli bakanlıkları işadamlarına Verdi. Hazine ve Maliyeyi ve tüm parasal kurumları, damadı üstünden kendisine bağladı!

Böyle bir kabine tablosu ile Erdoğan’ın yapmak istediği ne?

Bu kabine görüntüsü ile Erdoğan, Avrupa ile parasal ilişkileri düzene sokabilir, borçların faizini ödeyebilmek için yeni borçlar bulabilir mi?

Bekleyip göreceğiz!

Ancak; beklemeden görebileceğimiz şey, Erdoğan’ın emirlerini körükörüne uygulayacak bir kabine oluşturduğu!

Kapitalist sistemlerde hazine ve maliye yönetimi, dünya piyasalarına uyum sağlayıcı bir profesyonellik gerektirmez mi?

Bu kabine; Avrupa ile ilişkilerin düzelmesini, ülkeye turist gelmesini, ihracat artışını, acilen dış borç faizlerin ödenmesini sağlayacak yeni borçlar edinilmesini sağlar mı?

İstemeyiz! Kimse istemez ülkenin ağır bir krize girmesini!

Ama enflasyon, faiz, döviz, yükselen fiyatlar sarmalı, ülkenin bir krize gittiğinin göstergesi;

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nden yapılan açıklamaya gore; 2017 yılında kapanan şirket sayısı bir önceki yıla gore; yüzde 22.46 artışla 13 bin 517 oldu.  Sırada iflaslarını açıklamaya hazırlanan büyük firmalar var!

Büyük holdinglerin, firmaların, hatta mahalle bakkallarının bir krizle kapanması asla istenmez.

Ama görünen odur, gidişat orayadır ki;

Ülke, ekonomik  kaoslara, bunalımlara yol almakta! 

Bunalımların  emeğiyle geçinenlere getireceği nedir?

İşsizlik, açlık ve acı!

Çocukluğumda radyo spikerleri, ajans saatinde verdikleri haberlerde; “Yarı Resmi El Ahram Gazetesi’nde yer alan habere göre” diye başlayıp, o gazetede çıkan haberi aktarırlardı!

Dönemin Mısır’ında yayınlanan, “El Ahram Gazetesi” hiç değilse yarı resmiymiş! Şimdi bizim ülkemizde yayın yaparak milyonlara seslenen televizyonların,  birkaç istisna dışında tamamına yakını, binlerce basılan gazetelerin, yine birkaç istisna dışındaki büyük çoğunluğu, “artık El Ahram’ı” aratırcasına, yarı resmi değil, tümüyle resmi, sahibinin sesi  oldular! Hepsinin Kontrol ve denetimi bir kişinin, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın elinde!

Hani nerdeyse Erdoğan emretse, bu televizyonların, gazetelerin sahipleri ve yöneticileri;

Rıfat Ilgaz’ın “Hababam sınıfındakiler” gibi “Tek ayak üstünde” duracaklar!

Benim okuyarak yada yaşayarak öğrendiğim, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde , basın böyle aciz ve onursuz bir duruma düşmedi!

Neden ve nasıl böyle oldu kısmına girmeyelim. Aslında herşey apaçık gözümüzün önünde bu hale geldi! Ama yine de biz görmedik, duymadık, bilmeyiz diyenler varsa, bilenler bilmeyenlere anlatsın!

Biz gelelim “Yarı Resmi Elahram” gazetesi’nden beter duruma düşen basının, aslında nasıl olması gerektiğine;

Basın mensupları, gazetecilerin görevi nedir? Gazeteci ne yapar, ne yapmalı?

Öncelikle; gazetecilerin ne yapmaması gerektiğine başka meslekler üzerinden bakalım mı?

Bir öğretmen öğrencilerine “ders çalışmayın, öğrenmeyin, eğitim gereksizdir” der mi?

Bir doktor “sağlığınıza dikkat etmeyin, benim verdiğim ilaçları kullanmayın”  diyebilir mi?

Evet işte gazetecilerin görevi de, siyasilerin, yönetenlerin, ellerindeki ekonomik, parasal güçle, her alanda hükümranlık sürdürenlerin, gönlünü hoş eden haberler yapmak, yazılar yazmak değildir!

Üstelik böylesi bir işin tavrın karşılığı gazetecilik değil; saray soytarılığı, dalkavukluk, şaklabanlıktır!

Televizyon ve gazete mensuplarının gazeteci mi yoksa saray soytarısı mı olduklarını; 24 kişinin öldüğü İhmal! İhmal! Diye bağıran tren kazası hakkında yazdıkları ile test edebilirsiniz

Kimi zaman karşılaştığım bazı okurlar soruyorlar;

 “hep eleştirel yazılar yazıyorsun! Korkmuyormusun?” 

Korkuyorum!

Ama once, bu “eleştirel yazılar yazma” konusuna değinelim;

 Gazetecinin asli görevi, gazeteci olmanın gereği; 

Ülkede, toplumda, devlette, hükümette, aksayan yanlara dikkat çekmek, yalanı, yanlışı, rüşveti, yolsuzluğu, haksızlığı yaptığı haberlerle ortaya çıkarmak, bu ve benzeri konularda eleştirel yazılar yazmaktır. 

Korkmaya gelince;

Korkuyorum! Yaptığım haberlerde, yazdığım yazılarda haksız olmaktan, haksızlık yapmaktan, yanlış yapmaktan, yanılmış olmaktan, çok ama çok korkuyorum! Hepsi bu…

Kim Daha Büyük?

 Nasrettin Hoca’ya: 

- “Efendi” demişler, “padişah mı büyük, yoksa çiftçi mi ?”

- “Çiftçi büyük elbet” demiş Hoca ve eklemiş; “Çünkü çiftçi buğday yetiştirip vermezse pâdişah acından ölür.”

Dondurma neyle yapılır, dondurmanın içinde neler bulunur?

Bunu bilmeyecek ne var! Süt,salep, şeker.

Çok güzel.

Peki; kendimiz ve çocuklarımız için aldığımız, yediğimiz, hazır dondurmaların ambalajları üzerinde bulunan “içindekiler” bölümünü hiç açıp okuduk mu? 

Orada süt, şeker, salep yazıyor mu?

Ben söyleyeyim; yazmıyor, yazamaz!

Çünkü; bu hazır ambalajlanmış dondurmalara artık süt, salep, şeker koyulmuyor!

Peki ne koyuluyor?

Hazır dondurma ambalajının içindekiler bölümünü okuyup, bu soruya cevap arayalım mı?

Çok ilginç; İçindekiler bölümünde süt, Şeker, salep yazmıyor! 

Yediğimiz hazır dondurmaları süt şeker, salep kullanmadan yapmayı nasıl başarmışlar? Süt, şeker, salep yerine neler kullanmışlar?

Bakalım; süttozu, glikoz şurubu, peyniraltı suyu, bitkisel yağ (hurma,pamuk,kanola ayçiçek) kıvam artırıcı (guar gam, keçiboynuzu gamı, sodium karboksimetil selülöz, karragenan)  emülgatörler (yağ asitlerinin mono ve digliseridleri) Aroma verici (vanilya) en alt bölümde de eser miktarda soya lesitini, guliten içerebilir yazıyor! 

Özellikle çocuklarımızın sağlığını nasıl etkileyeceğini bilmediğimiz şeyler yazıyor! Burada yazan şeylerin bazılarının ne olduğunu biliyormusunuz. Örneğin  bütün çikolatalarda, tatlılarda, bisküilerde, dondurmalarda kullanılan “lesitin” nedir biliyormuyuz?

Hazır dondurmalar, çikolatalar, tatlılar, pastalar, bisküviler evet ülkemizdeki bütün  bu gıda ürünlerinin hiçbirinde, artık pancardan elde edilen şeker kullanılmıyor! Onun yerine “Nişasta Bazlı şeker” olarak tanımlanan, “GDO’lu mısır’dan elde edilen “glikoz şurubu” kullanılıyor.

Süt yerine, değişik işlemlerle, onlarca yıldır stoklanmış süt tozu ve peynir altı suyu kullanılıyor!

Peki; neredeyse bütün bu hazır gıdalarda kullanılan, bu peynir altı suyunun kerameti nedir?

Peynir üretiminden arta kalan suyun  sıcak plakalara püskürtülmesi ile elde edilen toza peyniraltı suyu deniliyor! Ülkemizde; neredeyse bütün hazır gıdalara süt yerine bu madde koyuluyor.

Bu satırları okuduktan sonra, siz  peyniraltı suyunun, sütün yerini tutabileceğini söyleyebilirmisiniz?

Birde; çikolata, tatlı, pasta ve bisküilerde  çok kullanılan “guliten” var!

Nedir guliten? Aslında buğday proteini! Ancak; ülkemizde, gıdalarda kıvam artırıcı ve ekmekde elastikiyet ve sertliği sağlamak için kullanılan bu guliten; bizim bildiğimiz, doğal buğdaydan elde edilen buğday proteini değil artık! Amerika’dan ithal edilen, genetiğine müdahale, edilip kromozom sayısı değiştirilmiş buğdaydan elde edilen protein!

İyide ne var bunda? Peynir altı suyuna yapılan işlemin, glikoz şurubunun, gulitenin, gıdalarda kullanılmasında ne sakınca var, varsın kullanılsın!

Evet;  zaten yıllardır kullanılıyor!  Genetiği değiştirilmiş, Amerikan tohumundan elde edilen buğdaydan üretilen guliten, çoçuklarımızı Çölyak hastası, obez yapıyor! 

Nişasta bazlı şeker olarak bize yutturulan, GDO’lu Amerikan tohumundan üretilen mısırdan elde edilen  glikoz şurubu, şeker hastalığına yol açıyor!

Ülkemizde; son dönemde, şeker, çölyak, MS (Multipl skleroz) Alzheimer, obezite  hastalıklarının artmasının temel nedeni, işte bu Amerika’dan ithal edilen, genetik müdahale ile doğal yapısı bozulmuş tohumlardan elde edilen ürünler.

Artık  ülkemizde hiç kimse, hiçbir kurum tahıl ürünleri, bakliyat, meyve tohumlarını ve diğer tohumları üretmiyor, üretemez!

Neden?

Çünkü AKP hükümeti; 2006 yılında çıkardığı 5553 sayılı tohumculuk yasası ile “sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir” hükmü getirdi ve böylelikle, bizim köylümüz, Amerika ve diğer ülkelerden ithal edilen tohumlara mahkum edildi de ondan!

Geçen Cumartesi mesai bitiminde evime giderken, Tabakhane Camisi önünde, yere oturmuş bir dilenci elini uzatıp yardım isteyince baktım ki;

Kucağında henüz daha birkaç günlük olduğu görülen bir bebek!

Üstü başı perişan, kadın muhtemel ki sığınmacı. Kucağındaki bebek de eski üskü kirli bezlere sarılmış!

Kadının yanından uzaklaşırken düşündüm; gelip geçenlerin yüreğini sızlatıp, para koparmak için teşhir edilen bu bebeğin, bu şartlarda yaşayabilmesi güç. Öyleyse devletin ilgili kurumlarını harekete geçirip, bu bebeği bulunduğu şartlardan kurtarmalı!

112’yi arayıp 155 Polis İmdat birimine ulaşarak, karşıma çıkan görevli polise durumu açıkca, ayrıntılarıyla anlatıp, birkaç günlük bebeğin çok kötü şartlarda olduğuna, yaşamını yitirebileceğine özellikle dikkat çektim. Görevli polis memuru konuyla ilgilendi, olay mahalline ekip göndereceğini söyledi.

İhbar sonucunda ne yapılacağını görmek için yakın bir yerde bekledim. Ekip geldi, iki polis kadına doğru yürürken, kadın kaçmaya yeltendi. Polisler durdurdular. Aralarında kısa bir konuşma geçti. Sonra polisler ekip aracına yöneldi, kadında kucağında çocukla yürüyüp gitti!

Polisler kimlik kontrolü yapmadılar. Kadının kucağındaki çocuğa eğilip bakmadılar! Muhtemelen kadına dilenmemesi uyarısında bulunup gönderdiler!

Niçin böyle yaptılar, ne yapmaları gerekirdi?

Yapmaları gereken; Aile ve Sosyal Politikal İl Müdürlüğü ile irtibat kurup, o kurumdan uzmanların olay mahalline gelmelerini sağlamaktı. Onlarla birlikte yaptıkları kimlik kontrolü, bebeğin o kadına ait olup olmadığının belirlenmesi çalışmalarından sonra, kadın ve çocuğu karakola götürmeliydiler. 

Aile Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü görevlileri sosyal hizmet uzmanları ile birlikte, kadının ifadesini almaları gerekirdi! Kadına ait olduğu tesbit edilirse, çocuğu annesiyle birlikte, hastaneye sağlık kontrolüne  götürmeliydiler!

Şayet; çocuğun kadına ait olmadığı tesbit edilirse, çocuk kadından alınıp, önce sağlık konrotolü için hastaneye götürülüp, gerekirse tedavi edildikten sonra, koruma altına alınmalıydı!

Evet bilindiği gibi, polislerin normal şartlarda yapmaları gerekenler bunlardı!

Ama yapmadılar, zaten yapamazlardı!

Neden?

Çünkü günlerden Cumartesi’ydi ve

Cumartesi günleri Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüğü tatildeydi,  kapalıydı da ondan!

174  nolu Alo Gıda hattı; adı üstünde; gıdalarla ilgili bir sorun yaşandığında, ihbarda bulunulması, Gıda Tarım Hayvancılık İl Müdürlüğü görevlilerinin bu ihbarla  harekete geçip, bozuk gıda ihbarında bulunulan işletmeleri denetlemeleri, bozuk olduğu ihbar edilen gıda numunelerini alarak işlem yapmaları için vardır!

Gelin şimdi bir senaryo üzerinden, canlandırma yaparak, hafta sonu Cumartesi yada Pazar günü 174 Alo Gıda’yı arayalım;

174 Alo Gıda’mı?

Evet.

Ben falan ildeki, filan adresteki şu isimdeki işletmeden aldığım gıdanın bozuk olduğunu gördüm. Bu işletmede bozuk gıdalar hala satılmaya devam ediyor. Bu işletmedeki gıdaların ilgililerce denetlenmesi ve işletmeye gereken işlemin yapılmasını istiyorum.

Tamam ben not aldım, görevliler pazartesi günü o işletmede gerekli denetimi ve işlemi yaparlar.

İyi de bu durumda pazartesiye kadar o işletmedeki bozuk gıdalar satılmaya devam edilecek!  Pazartesiye kadar o bozuk gıdalar belkide satılıp tüketilecek! İlgililer niye bugün denetim ve işlem yapmıyorlar?

Beyefendi Gıda Tarım Hayvancılık İl Müdürlüğü çalışanları devlet memuru! Siz bilmiyormusunuz? Devlet memurları Cumartesi Pazar çalışmazlar ki!

Keşke sağ olsaydı! Bu olaylar tam Aziz Nesin”lik…

İçişleri Bakanı Soylu, CHP İl Başkanlarının şehit cenazelerinde protokole alınmamasıyla ilgili yaptığı açıklamada;

“Valilere müsteşarım üzerinden talimat gönderdim; ‘ CHP İl başkanlarını bundan sonra şehit cenazelerinde protokole kabul etmeyin’ diye. Bu kadar basit. Onların gideceği bir adres var. O adresi de göstereceğiz. PKK mensuplarının cenazeleri var. Biz onları çok kısıtlı kaldırtıyoruz. Onlara bir kişilik kontenjan ayıracağız. Sandıkta beraberlerse cenazede de olacaklar” dedi.

Yürürlükteki yasalar içişleri bakanına böyle bir talimat yetkisi veriyor mu?

Şehitler için kılınacak cenaze namazlarında protokol uygulaması olmaz. Şehitler için düzenlenecek askeri törenin protokol düzenlemesi de içişleri bakanının sorumluluk alanına girmez. Çünkü törenin düzenleyicisi garnizon komutanlıklarıdır.

Bu durumda, İçişleri Bakanı soylu bu talimatıyla suç işlemiş olmaz mı?

İçişleri bakanının verdiği talimatla, valiler CHP’lilerin şehitlerin cenaze törenlerine katılmalarını polis gücüyle önlemeye kalkarlarsa bu suç teşkil etmez mi?

Bu soruların cevapları belli!

Erdoğan’da bakanlarda, AKP yöneticileride, CHP’lilerin, İçişleri bakanının talimatıyla şehitlerin cenaze törenlerine alınmamasının yasal bir yetkiye dayanmayacağını bal gibi bilirler. İçişleri bakanının yetkisini aşarak verdiği talimat, CHP’lilerin, şehitlerin cenaze törenlerine katılımını engelleyemez?  Ayrıca; Erdoğan’da, bakanlar da, AKP yöneticileri de CHP’nin, PKK terörüne açık seçik karşı olduğunu, bu karşıtlığı her vesile ile halka duyurduklarını da iyi bilirler!

Peki o zaman mesele nedir?

Mesele  yerel deyimle çalıya taş atmaktır?

Şöyleki;

AKP Genel Başkanı Erdoğan yıllardır hep bu taktiği uygular.

Kamuoyunun nabzını tutup tepkisini ölçmek istediği bir konuyu, bir bakan yada bir AKP yöneticisi üzerinden piyasaya sürer. Piyasada oluşan tepki ve yorumları gözden geçirir. Sonra  oluşan tepki yada destek havasını değerlendirmeye tabi tutar. Konunun ağır tepki görmediğini, toplumda destek bulduğunu tesbit ederse konuyu uygulamaya sokar. Tepki gördüğünü göreceğini, destek bulamayacağını görürse de, konuyu geri çeker, beklemeye alır yada tümden gündemden çıkarır;

Peki konu ne;

Erdoğan 24 Haziran Seçimleri öncesi genel olarak sağ kesimde ve AKP tabanında oluşan milliyetci dalgayı çok iyi okudu. Üstelik Amerika ile anlaşıp, PYD’nin membiçten çekilmesini sağlayıp, askeri membiçe sokarak ve seçime çeyrek kala Kandil’e hava harekatı düzenleyerek gelişen milliyetçi dalgayı büyüttü!

Şimdi Erdoğan’ın hesabında, partisinden MHP’ye giden oyları geri çekmek, CHP’yi PKK ile ilişkilendirerek, olabilirse CHP tabanından ve diğer partilerin tabanından oy kazanmak var!

Ama içişleri bakanı üzerindan piyasaya sürülen ”CHP’lileri Şehitlerin cenaze törenlerine sokmayın talimatı” konusu, daha once nabız ölçmek amacıyla piyasaya sürülen konulardan çok farklıdır! Farklı olduğu kadarda tehlikelidir!

CHP’liler piyasaya sürülen bu talimatı geri çektirinceye kadar direnmeli ve konuyu kamuoyuna en doğru şekilde anlatmalıdırlar.

Bu talimat gösteriyor ki, seçim kutlamalarında patlayan silahlar rastlantı ve kontrol dışı olaylar değil!

Bu talimat üzerinden verilecek mücadelede geri adım atılmadan akıllı davranılıp, akılcı davranışlar sergilenmeli.

Genel bir değerlendirme ile; önceki dönem CHP milletvekili Eren Erdem’in  “FETÖ’ye üye olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçlamasıyla tutuklanması, Erdoğan’ın yerel seçimlere kadar ülkeyi germek üzerinden politika yürüteceğinin göstergesidir! CHP’ye  yönelik PKK’lılık, Fetöcü’lük suçlamaları bu gerginliği artıracaktır. Bu oyuna gelinip, gerginlik tuzağına düşülmemeli!  Ama kararlı bir mücadele yürütülmeli ve bir adım bile geri atılmamalı! 

Seçimler yapıldı, siyasi partiler seçim sonuçlarını değerlendirdiler yada değerlendirmeye devam edecekler.

24 Haziran Seçimleri gecesi saat 11:30 sıralarında Gazi Caddesi’nde, seçim zaferi kutlamasından dönen başı yazmalı, şalvarlı AKP seçmenleriyle karşılaştım. Yanlarında kocaları, çocukları, torunları da vardı.

Hepsinin yüzünde, Erdoğanla birlikte kazanmanın,  zor ve büyük bir iş başarmanın mutluluğu, büyük güce ortak olmanın rahatlığı, hazzı okunuyordu!

Memlekette Ohal varmış! ülke tek adam diktası ile yönetiliyormuş! Yargı, yürütme, yasama  tek adamın elindeymiş! YÖK baskısındaki üniversiteler özerk degilmiş, Yolsuzluk, yalan ayyuka çıkmış, “Hak hukuk adalet” hak getireymiş! Bunlar ve daha pek çok önemli büyük ülke  sorunları; seçim zaferi kutlamasından dönen şalvarlı, dastarlı kardeşlerimizi hiç mi hiç ilgilendirmez!

Peki ne ilgilendirir onları?

Onlar ve daha milyonlarca AKP seçmeni, görünmez ağlarla birbirlerine bağlı, birbirleriyle  iletişim etkileşim içindedirler. Ne zaman kömür, gıda dağıtılacağını, nereye işçi alınacağını, hangi iş için mülakat yapılacağını, nasıl Nakdi yardım, Yakacak (odun- kömür) yardımı-Gıda ve erzak yardımı-Giyecek yardımı-Şartlı gebelik yardımı Şartlı eğitim yardımı-Kırtasiye yardımı-Kira yardımı, Engelli yardımı-Öğrenci yardımı – burs ödemesi-Proje destek yardımı-Doğum yardımı- Çocuk yardımı-Emzirme yardımı (süt parası)- Muhtaç asker ailesi yardımı alabileceklerini hızlı biçimde öğrenirler!

Ardından yine yapılan araştırma ile hangi kuruma başvurulması gerektiğini belleyip soluğu AKP’de alırlar. AKP’de onları sekreterler karşılar. Adlarını yazdırıp sabırla bekleyerek, AKP milletvekilleri yada  yöneticileri ile görüşürler. Sonra AKP’den aldıkları onay ve selamla, resmi kurumların yolunu tutarlar.Çoğu zaman AKP’nin kapısını çalan binlerce AKP’liden çok azının çocuğu yada kendisi için iş talebi olumlu sonuçlanır. Ama istisnasız hepsine çay içirilir, güler yüzgösterilir. 

AKP seçmenleri AKP’de; kendileri gibi konuşan, davranan çalışanlar yada yöneticilerle karşılaşırlar, onlarda kendilerini görürler…

Bu işleyiş, bu döngüdür AKP’yi iktidarda tutan! Bu sistemi AKP-Erdoğan’mı icad edip uygulamaya soktu? 

Hayır!

Sistem, Osmanlı’dan bu yana yürürlükte. Ama asıl olarak sistemi Cumhuriyet’e uyarlayan Demokrat Partidir! Sonra sistem  bir  miras gibi, Adalet Partisi ANAP,  Doğru yol, MHP ve son olarak AKP’ye devredildi!

Peki bu kısır döngü hep böyle gidecek mi?

Ne demişti Rektör yardımcısı hazret?

“Bizde de şimdi okuma oranı arttıkça beni afakanlar basıyor. Ben daha çok cahil ve okumamış, tahsilsiz kesimin ferasetine güveniyorum bu ülkede. Yani ülkeyi ayakta tutacak olanlar, okumamış, hatta ilkokul bile okumamış, üniversite okumamış cahil halktır.” 

Aldık mı sorunun cevabını!

Hatta AKP oy kaybettikçe, belkide Hitler Almanyası’nı aratmayacak bir yöntemle, kendisini ve partisini eleştiren gazetecileri, isim isim yazdırdığı ilanla tehdit eden Bahçeli, bu oyları toplayacak ve güçlenecek. Böylece dini kullanan diktadan, ırkçılığı kullanan diktaya doğru ülke savrulabilecektir.

Erdoğan; AKP’nin oylarının düştüğünü, MHP’nin oylarını koruduğunu iyi tesbit edip, MHP ile ittifaka girerek, hepimizi ters köşeye yatırdı. Bundan sonrası için artık,  Erdoğanın oylarını, etkilese etkilese patates soğan fiyatları etkiler! 

Peki ne yapmalı?

Bu kısır döngü devam edecek! Devam edecek ama, bizde doğruları söyleyip savunmaktan hiç vazgeçmeyeceğiz;

“Umutsuz durumlar yoktur, Umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim” 

Mustafa Kemal bu sözleri hangi şartlarda söylemişti? Hep birlikte düşünelim mi?

“Açık Tuş” - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Seçim sonuçları gösterdi ki; Sosyal Demokratlar’ın salt  “inşallahla, maşallahla” AKP seçmeninden yeterince oy koparması mümkün değil!

Fakat Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkmanın da alemi yok elbette. Solcuların, Sosyal Demokratların istedikleri zaman; “inşallah, maaşallah, Allah’ın izniyle” demelerine de kimsenin bir diyeceği olamaz! Ama yapılması gerekenleri yapmayıp,  sadece bu dil ve üslupdan keramet beklenerek de AKP tabanından oy devşirilemez.

Seçim sürecinin demokratik olmadığı, TRT, Anadolu Ajansı, havuz medyası ve tüm devlet kurumlarının açıktan aleni AKP’ye çalıştığı biliniyor. Böyle işleyen  bir seçim sürecinin de adil olmadığı kesin. Sandık sonuçlarının sadece; yanlı bir devlet kurumu haline gelen, Anadolu Ajansı tarafından ülkeye ve dünyaya duyurulması, doğal olarak oyların sayımı ve dökümü konusunda da kaygı yarattı. 

Ancak seçim sürecindeki bütün adaletsizlikleri, oyların sayımını, sonuçların açıklanma biçimini bir yana bırakıp; Erdoğan’ın oylarını nasıl koruduğuna, MHP’nin herkesi şaşırtarak oylarını nasıl artırdığına bakmak lazım. Muharrem İnce, cumhurbaşkanlığı seçiminde %30’un üzerinde oy alırken, CHP oylarının niye %22’ye gerilediği de iyi analiz edilmeli!

Ben yıllardır bu köşeden bilinen bir gerçeği seslendirerek; “işçiler, kamu çalışanları, üretici köylüler, küçük esnaflar, sendikalar, kooperatifler ve  odalarda, emek ve emeğin hakkını koruma ve  yükseltme ekseninde örgütlenmedikce, CHP Sosyal Demokrat bir parti olamaz!” demekteyim.

AKP’nin; emekçiler, işçiler, üretici köylüler, esnaflar alanında, rahatca at oynatmasının sebebi, emekçilerin ülkede sınıf temelli bir örgütlenme içinde olmamasıdır!

Tabi bunlar, yani son seçim sonuçlarının değerlendirilmesi, uzun kapsamlı ve çetrefilli meseledir.

Ancak kısa yoldan bazı örnekler, özellikle ilimizdeki seçim sonuçlarının değerlendirilmesinde bize fikir verebilir.

AKP’nin geleneksel son gün seçim yürüyüşü, nerede ve saat kaçta başladı? Hangi güzergahlarda devam etti?

Saat 11.00’de Nato Yolu’ndan başladı, Nato Yolu altındaki mahallelerde devam etti. Şeker Meydanı’nda tamamlandı. 

Ya CHP ne yaptı?

CHP yürüyüşü, Yeni Otogar önünde saat 9.30’da başlayıp Şeker Meydanı’na kadar sürdü.

AKP’nin çok çok kıdemli Milletvekili Adayı Bayram Özçelik, istediği yerde oy kullanma hakkına sahipti. Oyunu nerede kullandı? 

Bağlar Mahallesi olarak bilinen, köy kökenlilerin, besicilerin yaşadığı bölgedeki, Türk Hava Kurumu İlkokulu’nda!

CHP Millevekili Adayı Mehmet Göker’de istediği yerde oy kullanma hakkına sahipti ve  oyunu Burkent’teki Uso Anadolu Lisesi’nde kullanmayı tercih etti!

Seçim sonuçları ve seçim öncesi çalışmalarıyla, Burdur’da  AKP demenin, Bayram Özçelik demek olduğu bir kez daha ortaya çıktı. 

Bu ülkede Solcular, Sosyal Demokratlar, liberaller seçim sonuçlarını iyi okumalı.  AKP’den MHP’ye kayan, yada dönen oyların ne anlama geldiğine,  bunun önümüzdeki süreçte nelere yol açabileciğine kafa yormalı!

En az 10 yıllık programla, işçi, köylü, esnaf, gençlik, kadın  örgütlenmesi çalışmalarına en kısa zamanda başlanmalı.

Çalınan oy savunması mazereti de artık bir yana bırakılmalı;  Milli Güreşçi Yaşar Doğu, Dünya Şampiyonası’nda güreşirken, rakibini iki kez tuş yapsa da hakem Kabul etmez! Yaşar Doğu sonunda, karşısındaki güreşçiyi tuşa getirir, ardındanda çıkar göğsüne oturur. Sonrada hakeme sorar;

 “Budamı tuş değil?”

Yapılması gereken tamda bu!