Manşet - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Bugünkü gökyüzü, dünkü gökyüzü değil, bu gün başka bir gökyüzünün altındayız.

Bugün dünkü gibi değil, dünden farklı bir gündeyiz. Yarında bugünden farklı olacak!

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Eski eskide kaldı geri gelmeyecek!

Ama; dün olduğu gibi bugünde değişmeyen, yarında değişmeyecek olan bir şey var;

Dünyanın da ülkemizin de daha iyiye, güzele, daha adaletli, daha paylaşımcı, huzurlu yapıya kavuşması, asla kendiliğinden olmayacak! 

Eğer biz, daha güzel bir dünya, daha güzel bir ülke özlüyorsak! Bu hayalimizi oturduğumuz yerden, hiçbir şey yapmadan gerçekleştiremeyiz!

Evet; 60’lı 70’li yıllarda değiliz artık! O yılların yol ve yöntemleri, vereceğimiz mücadele için yeterli olmayabilir. Dünyada olduğu gibi, ülkemizde de, gelişen teknoloji ve üretim ilişkileriyle, değişen bir sosyal yapı var.

3-5 yaşındaki çocuklar, cep telefonları ile zihin fırtınası yaşayabiliyorlar.

Akıllı robot aşamasını çoktan geçtik. Şimdi akıllı robotlardan katil robotlar  türeyebilir mi kaygıları tartışılıyor.

İnsanlara ulaşmanın, insanları etkilemenin yolları yöntemleri çok değişti, gelişti. Bilgisayarlar, akıllı telefonlarla, insanlar bulundukları noktadan, bütün dünya hakkında bilgi edinebiliyorlar. Gelişen teknoloji; iletişim açısından insanları evrenselleştirdi.

Ama ne yazık ki aynı zamanda; bütün bu teknolojik gelişmeler, artık savaşlarda daha çok ölümlere yol açmakta! 

Ve fakat;  gelişen bu teknoloji, geri bıraktırılmış ülkelerde yaşanan, açlık, toplu kıyım ve katliamlara, yoksulluk eşitsizlik sorunlarına hiçbir çözüm getirmedi.

Peki ne olacak? Teknoloji, insanlığın geleceğini, daha olumlu bir dönüşüme eviremiyorsa, neye yarıyor o zaman?

Aslında, gelişen teknoloji daima vardı. Binlerce yıl önce yapılan mısır piramitlerin’de de, o dönemin en gelişkin teknolojisi kullanıldı. Fakat o gelişkin teknoloji; üretenler, köleler, köylülerin, yaşamlarını kolaylaştırmak için kullanılmadı. Mısır Pramitleri’nin yapımında, bir taraftan gelişkin teknoloji kullanılırken, bir taraftanda yüzbinlerce köle, o pramitlerin yapımında, ağır, işkence sayılabilecek  koşullarda çalıştırıldı. Pramitlerin yapımında, üç kuşak köle açlık, sefalet içinde çalıştırılarak can verdi.

Gelişen teknolojinin, kendiliğinden,  toplumların, halkların çıkarlarına uygun,  daha güzel bir dünya için kullanılmasını beklemek saflık olur.

Çünkü; gelişkin teknoloji, daima büyük sermaye sahiplerinin, onların örgütü Emperyalizm’in kontrolünde gelişir. Emperyalisler, teknolojinin kendi kontrollerinden çıkmasına izin vermezler. Teknolojiyi daima kazançlarını büyütmek, sömürüyü artırmak için oluşturur, geliştirir kullanırlar.

Öte yandan; ezilenler, sömürülenler, daha güzel bir dünya yaratmak isteyenler, eğer isterlerse, gelişen teknolojiyi kendi mücadeleleri için kullanmayı başarabilirler.

Geçmişte de, Kağıt, matbaa, telgraf, telefon gibi buluşlar, teknolojiler,  işçiler, köylüler kullansınlar, gazete, kitap okuyup örgütlensinler, bilinçlensinler diye icat edilip, kullanıma sunulmadı. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, bütün buluşlar ve yenilikler, sermayenin çıkarlarına hizmet etsin diye kullanıma sokulur. Ama tarih; sermayenin karşısında yer alan sınıfların, bu teknolojiyi, kendi mücadeleleri için kullanmayı hep  başardıklarını gösteriyor.

İşte günümüzde de yapılması gereken budur!

Evet yaşadığımız gün, yeni gündür! yarın daha yeni bir güne uyanacağız!

Eğer, daha güzel bir dünya, daha güzel ülke istiyorsak, bunu oturduğumuz yerden başaramayacağımızı anlayacağız ve ayağa kalkacağız!

Daha güzel bir dünya, daha güzel bir ülke için, eskinin bütün birikimleri, tecrübesiyle birlikte, gelişkin teknolojiyi, en iyi biçimde kullanacağız. Herkes, hepimiz bulunduğumuz yerden, alandan, daha güzel dünya mücadesine kafa yorup, ileriye doğru birer adım atacağız!

Adımlardan sonra göreceğiz ki, aynı şeyleri düşünenler olarak, birbirimize biraz daha yaklaşmışız!

Sonra; bakacağız ki geçmişin birikimleri ve tecrübeleri bize cesaret veriyor! O cesaretle, gelişkin teknolojiye hükmedip, daha güzel günlere doğru yürüyeceğiz…

Toplumlar nasıl bilinçlendirilir? 

İyiye güzele, dayanışmaya, paylaşmaya, haksızlıklara karşı mücadele etmeye nasıl yönelir, yönlendirilir?

Tabi ki örgütlenme ile!

Ama; toplumların örgütlenme bilinci edinebilmeleri için, önce insan yapısında gelişim, değişim yaşanmalı, sorgulayıcı, alternatifci olma yapısı oluşturulmalı! 

Bunun başarılabilmesi, okumakla, kitapla, gazete, tiyatro, sinema, müzik, karikatür, resim, heykel ve diğer sanatsal etkinliklerle olur.

Siyasal, sosyal tercihlerle ikiye bölünmüş gibi duran, içinde yaşadığımız toplumun, ortak insani hedeflere odaklanması için dönüşüme ihtiyacı var!

Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte, ülkede fark edilen en önemli sorun, okuma yazma oranının düşüklüğüydü.

Yeni yazı ile  başlatılan okuma yazma seferberliği sayesinde, eğitimde ulaşılan başarıların ardından, önce okur yazar sayısı artırıldı. Okuma oranının artması ile yayınlanan gazeteler çoğalmaya, kitaplar basılmaya başladı. Romanlar, hikayeler, şiirler yazıldı. Yazarların şairlerin sayısı artmaya başladı.

Ortaya koyulan eserlerle, toplumun uyanmasına katkı sağlandı;

Nazım Hikmet’in uyanış bayrağını açmasının ardından, Yakup Kadri, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Hasan İzzettin Dinamo, Orhan Veli,Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Sebahattin Ali, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve daha pek çok yazar şair aydınlanma, aydınlatma mücadelesi verdiler.

Ve tabi edebiyat yanında, tiyatro, sinema ve diğer sanat alanlarında çok büyük atılımlar gerçekleşti.

Sinemada Yılmaz Güney efsanesi doğdu!

1961 Anayasası ile kazanılan haklarla birlikte, ülkede  sanatsal faaliyetler, siyasal, sosyal örgütlenmeler, toplum yapısını yönlendirmeye, geliştirmeye başladı.

1970’li yıllarda örgütlenme ve sanatsal üretim adeta patlama yaptı. O yıllar sanatsal üretim açısından bir altın çağ olmakla birlikte, aynı zamanda, gergin, çatışmacı, siyasal ortam nedeniyle de yazarlar, sanatçılar açısından  bir cehennem gibiydi.

Günümüze gelecek olursak;  toplum, televizyon karşısında, zengin hayatlar hayaliyle, silahlı serseri hayatlara özendiren televizyon dizileri, yemek, dedikodu programlarıyla uyutuluyor.

16 yıldır ülkeyi yöneten; içinde yaşadığımız ve daha ağır yaşayacağımız krizin sorumlusu Erdoğan ve partisi, halkın önüne her çıkışlarında, daha yeni iktidara gelmişler de,  başarısızlıkların sorumluları kendileri değillermiş gibi, aynı şeyleri, boyayıp boyayıp halka yutturuyorlar!

AKP’yi her seçimde yeniden iktidara taşıyan seçmenlere kültür, sanat ve edebiyat açısından sunulan ne var?

AKP’nin içi boş ve büyük yapısının, kendi içinde, kendi tabanına hitap edecek  bir kültür, sanat, edebiyat üretimi yok! Hiç olmadı!

Peki neyle beslenir büyük AKP tabanı?

Mehter marşıyla!

Nereye kadar?

16 yıllık AKP iktidarıyla, Türkiye’de çok önemli gelişmeler, değişimler yaşandı;

Bu değişimin, sosyal hayata, sokağa yansımasının en önemli göstergesi;

Artık, çok pahalı giysiler içindeki türbanlı hanımefendilerin, çok lüks arabaları, kasıntıyla kullanıp, sokaktaki insanlara yukarıdan bakmalarıdır!

Halbuki; AKP iktidarından önce, türban takmayan, çok pahalı giysiler içindeki hanımefendiler, çok lüks arabalarda, kasıntıyla  direksiyon sallayıp, sokaktaki insanlara yukarıdan bakarlardı!

Erdoğan ne diyordu?

“Bal bal demekle ağız tatlanmaz!” 

Pekala o zaman soralım;

Kriz “ben geliyorum” diye bağırırken, krizin ağırlığı bütün ülkeye çökmüşken,  “ülkede kriz yok” demekle kriz yok olur mu?

Aylar önce, muhalefet, bir kısım yazarlar ve ekonomistler “kriz geliyor” derken “kriz yok! Bu dış güçlerin oyunu!” deniyordu!

Ama bakın şimdi;

İnşaat sektörü çökmüş!

Hastane kantininde 1 Litre kola 5 Lira olmuş!

Paranla pulunla bazı malları bulamıyor, satın alamıyorsun!

Sonra; “memlekette kriz yok!”

Kriz yoksa; niye “zor günlerden geçiyoruz” diyerek kamu harcamalarına ayrılmış bütçeyi dondurup, harcama kalemlerinden %30 kesintiye gidiyorsun?

Neden kamuya personel alımlarını durdurduğunu, ancak, emekli olanların yerine yeni personel alımı yapılacağını açıklıyorsun?

Tasarrufa gidiliyormuş! Aman ne güzel! Tabi ki bu ülkede israfı önleyip tasarrufa gidilse iyi olur!

Krizin faturası hep yoksullara mı çıkacak? Tabiki devlette de tasarrufa gidilmeli. Ama, devlette tasarruf denince, akla gelen, yalnızca vatandaşa verilecek hizmetten kısıtlama yapılması olmamalı!

Eğer kamu harcamalarında kısıntıya gidilirken;

Elde bir sürü uçak varken, Katar’dan şaibeli biçimde lüks bir uçak daha alınıyorsa! 

Yazlık, kışlık bunca sarayların üstüne, birde, Malazgirt’te saray yavrusu köşk yaptırılıyorsa!

Vatandaş tasarrufa yönelindiğine nasıl inansın?

En iyisi, büyük bir fedakarlık, yurtseverlik örneği göstererek, Başkan Erdoğan, Çankaya Köşkü’ne taşınsın! 

Beştepe’deki Sarayı da turizme açsın!

İnanın, bu kadar magazine konu olup şaşası ile dillere düştükten sonra;

Beştepe’deki saray, yurt dışından, yurt içinden çok turist çeker!

Bakarsınız; sarayın turizm geliri, ekonomideki bir açığı kapatır! Kamu maliyesinde de bir söküğü diker! Bu fedakarca girişimle, belkide, Başkan Erdoğan Nobel’e bile aday olur!

Ama gelin görün ki; ben bu satırları yazdıktan sonra Erdoğan, Gaziler Günü’nde 

“Kriz filan sakın ha bunlara aldırmayın, bunların hepsi manipülasyondur, bizde kriz filan yok, güçlenerek geleceğe yürüyoruz.” Deyiverdi!

Sizce, bu açıklamadan önce yazdığım, yukarıdaki satırlar gümemi gitti?

Ne dersiniz?

Siyasi iktidarların uyguladıkları politikalar, ülkedeki sosyal yapıda değişim ve gelişimlere yol açar.

Siyasette her şey sokakta başlar sokakta biter;

Bir hasta ziyareti için gittiğim hastanenin kantininden 1 litre cola almak için dolaba yöneldim. Colayı alıp ücretini vermek için kasaya yanaştım;

-1 litre cola kaç lira?

-5 Lira.

-5 Lira mı emin misiniz?

Eminim tabi, zaten dolaptaki etiketlerde yazıyor!

Çok pahalı değil mi hastane kantininde 1 litre cola 5 lira olur mu? Deyince cevap hazır;

Alırken etikete baksan, 5 lira yazdığını görürdün. Bizdeki fiyat bu?

Alıyormusun?

Almıyorum! 

Hafta sonu otomobilimle Antalya’dan gelirken, benzin almak için petrole girdim. Içecek ve yiyecek birşeyler alıp kasaya yanaştım.

Su, sigara, meşrubat, bisküi, 100 liralıkta benzin deyip kredi kartımı uzattım.

Benzini karttan geçerim, diğerlerini karttan geçemem. Biz bittik! Benzin dışında hiçbirşeyi karttan geçemiyoruz, çünkü kurtarmıyor! umarım ilerde benzini de kartsız, nakit satmak zorunda kalmayız!

Şehirde yapsatcı müteahitler zorda! Arsa karşılığı daire verme anlaşması yapmışlar. Ama, inşaatlarda maliyetler bir anda ikiye katlanmış! Üstelik müteahitler, taşeronlar, peşin parayla bile inşaat malzemesi alamıyorlar.

İnşaat, kağıt ve diğer sektörlerde, kimse elindeki malı peşin paraya bile satmak istemiyor.

Çünkü; aynı malı sattığı fiyattan alabilme garantisi yok.

Yapsatcı firmanın taşeronu ağlamaklı anlatıyor;

Çivi alamıyoruz, çivi bile satmıyorlar! Yapsatcı müteahitin, kendi arsası üzerine bir kat çıktık. Müteahit dün geldi. “İşi paydos edelim. Bu şartlarda bina yapıp satmak mümkün değil! Pek çok yapsatcı müteahit ortada yok! Ben onu yapamam. sizi çalıştırıp, sonra ödeme yapmayıp, mağdur etmenin anlamı yok. Hesabı görüp helallaşalım.” deyip bize yol Verdi!

İnşaat sektörü çöktü. Onca inşaat ustası, işçisi, inşaat yan sanayisi çalışanları, hepsi hepimiz bitiğiz. Bu kadar inşaat işçisi nereye gidip, ekmek parasını çıkarsın.  Çoğa kalmaz inşaat işçileri aç, açıkta kalırlar!

Ülkemizi etkisi altına almaya başlayan ekonomik krizin, kriz öncesi yaşanan, kriz sonrası muhtemelen daha ağır yaşanacak olan sorunların temelinde; 

Tarım, hayvancılık, teknoloji ve bütün diğer alanlarda yaşanan üretim yetersizliği var.

Üretim yetersizliğinin sebebi ne? 

Bunun pek çok sebebi olmakla birlikte, en önemli sebebi;

 Ülkemizde iktidara gelen, emperyalizm işbirlikçisi siyasi partilerin, emperyalizme göbeğinden bağlı sermaye çevrelerinin, bürokratların, tarımda, hayvancılıkta, sanayide ülke zenginliklerini, yabancılara peşkeş çekmeleridir.

Bu konuda işin ucu; tek parti döneminin sonlarına kadar dayanır. 

Demokrat Parti iktidarı  ile birlikte, yardım vaatleriyle ülkemize giren Amerika ve diğer Emperyalist ülkeler, bizi her alanda kendilerine bağımlı hale getirip sömürdüler ve sömürmekteler.

Ülkemizde tarlaların ekilmemesinin, hayvancılığın gerilemesinin, tahılda, hububatta, canlı hayvan ve ette dışarıya bağımlı hale gelmemizin, pek çok alanda, ancak, emperyalistlerin izin verdiği ölçüde ve şekilde üretim yapabilmemizin sebebi bu emperyalist kıskaçtır.

Emperyalistler; tankları, topları uçaklarıyla bize saldırarak, zor kullanarak mı ülkemizi kendilerine bağımlı hale getirdiler?

Hayır elbette zor kullanarak değil!

Yerli işbirlikçiler aracılığıyla, daha kolay ve daha ucuz yollardan bunu sağladılar.

Bir ülkede siyasi partilerin, toplumsal yapının, teknolojinin, insan yapısının kalitesini belirleyen  eğitimdir. Eğitimin niteliği, bilimselliğidir.

Erdoğan’ın “istediğimiz yerde değiliz” dediği, “eğitim, kültür ve sanat”da da, tıpkı “tarım, hayvancılık ve sanayi”de olduğu gibi, Emperyalizme bağımlıyız! Hatta Amerikanın denetim ve kontrolündeyiz desek daha doğru olur!

70’li yılların devrimci öğrenci liderlerinden Harun Karadeniz ne demişti;

Eğitim üretim içindir.

İşte, ülkemizdeki krizin, kriz öncesi ve sonrası yaşanan sorunların,  kaynağını belirleyen iki anahtar kelime;

Eğitim ve üretim!

Ülkemizdeki eğitimin, nasıl perişan bir halde olduğunu, PİSA testi sonuçları ortaya koyuyor.

Üniversitelerimize gelince, onların durumu ortaöğretimden de beter!

Ülkede üretim, üretim artışının sağlanması, eğitime ve tabi ki bilime, bilimsel gelişmelere, yani üniversitelere, üniversitelerin bilimsel çalışmalarına, bilim üretimine  bağlı!

Ama ne yazık ki; Üniversitelerde, tarikat, cemaat, torpil, iktidar yalakalığı ararsan, istemediğin kadar bol! Ama bilime, bilimsel gelişmeye, bilimsel üretime  gelince, onu mum yak da ara!

Neden mi?

Ülkemizde ve özellikle ilimizde, pahalı; mazot, elektrik, gübre, tarım ilacı, ithal tohum, ithal saman, ithal buğday,  ithal hububat, bakliyat; tarımı bitirip çiftçiye darbe vurmuyor mu?

Pahalı yem, düşük çiğ süt fiyatı, pahalı hayvan ilacı, ithal canlı hayvan, ithal et hayvancılığımızı geriletmiyor mu?

Burdur Gölü kuruyor! Kuruyan göl yatağındaki zehirli kanserojen atıklar, rüzgarla taşınarak şehri tehdit ediyor

Bütün üniversitelerle birlikte, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi’nin bunlardan haberi yok mu?

Olmaz olur mu?

O zaman niye bu konularda hiç sesi çıkmıyor?

Cevabı belli değil mi?

Mili Eğitim Bakanı Ziya Selçuk,  katıldığı “2023’e Doğru Türk Eğitim Sistemi” konferansında;

“Dahi sayısı, üstün zekalı sayısı bizim ülkemizin nüfusu kadar olan ülkeler var dünyada. Başka bir rekabet var. Başka bir bilim ve teknoloji var dünyada. Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde. ‘Bir şey yapmak lazım’ın ötesinde kıyameti koparmamız lazım.” Dedi

Bende ilave ediyorum;

Şeker fabrikalarımızı özelleştirip, satarak, kapatarak, İnsanlarımızı GDO’lu mısırdan elde edilen, NBŞ’li, AB ülkelerine sokulmayan, kanserojen etkili, Glikoz fruktoz şurubuna mahkum etmek, ülke insanına zulüm değilde ya nedir? Bunun için kıyameti kopartmak lazım!

 Hayvan yetiştiricilerimizi, pahalı yem, mazot, veteriner ilaçlarına mahkum edip, dışarıdan sığır ve et ithal etmek, büyük bir ayıp değil mi? Bu ayıp içinde kıyameti kopartmak lazım!

Dışarıdan saman, buğday her türlü hububat ve bakliyat ithal ederken, halka dönüp;  “Türkiye tarımda Avrupa’da bir numara” demek, kocaman bir yalan değil mi? Bu yalan için de kıyameti kopartmak lazım! 

Amerika Tarım Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya gore; Türkiye, yakında  Amerika’dan süt ürünleri ithal etmeye başlayacak! Bunun için küçük değil büyük kıyameti kopartmak lazım!

Bu ve benzeri pek çok konu için, bu ülkede kıyametin çoktan  kopartılması gerekirdi!

Ama ne yazık ki;  ülkenin yarısının, bu ağır sorunlar karşısında gıkı çıkmıyor. Önceki gün yok! Dün biraz var! Bugün var ama geçecek denen kriz; değişik alanları etkileyerek, kartopu gibi büyerek, hayatın her alanına etki etmeye başladı!

Ama ülkenin yarısından krize karşı hala bir tepki yok!

Peki ne zamana kadar?

Yunan orduları,  Ankara üzerine yürüme hazırlığında. Başkomutan Mustafa Kemal,  cephe gerisinde tebdil kıyafetle inceleme yaparken, tarlasını sürmekte olan köylüyü görünce şaşırmış ve ona  ne demişti;

“Herkes cephede iken, sen burda ne yapıyorsun, neden cephede değilsin?”

Köylünün cevabı neydi? 

“Evde bir sürü çoluk çocuk, benim elime, bu tarladan kalkacak ürüne bakıyor. Ne zaman düşman bu tarlanın sınırına dayanırsa, ben o zaman düşmana karşı dururum” 

Bekleyip göreceğiz; Kriz, bakalım ne zaman, ülkenin yarısının da tarlasına, pardon çıkarlarına gelip dokunur?

Ve bakalım o vakit ne yaparlar

1980 yılı 12 Eylül  gecesi, saat 03 sıralarında zil çaldı. Uyanıp saate baktıktan sonra kapıyı açtım. Gelen, geceleri, şimdi Köprübaşı’nda yıkılıp, yerine yeni bina yapılmakta olan , Yalçındağ İşhanı’ndaki, Türkiye Sosyalist İşçi Parti’sinde  kalan, kardeşim Şahin’in arkadaşı Sarı lakaplı Türkay Duran’dı.

O her zaman gülümseyen ve herşeye boşveren bakışıyla; “abi partiye askerler geldi. Bir Yüzbaşı; haydi sen git kalacak bir yer bul kendine. Partiyi mühürleyeceğiz dedi bana. Bende buraya geldim” dedi.

“Evet demek ki; beklenen darbe geldi” diye düşünüp “İyi halt ettin. Şimdi askerler seni takip edip buraya gelirler” diyerek hafif yollu çıkıştım. 

Sarı biraz mahçup olup kızararak, “Yok abi takip etmediler. Arkamı kollayarak geldim. Zaten Yüzbaşı (sonradan ordudan atılıp Burdur’da Gül Kitapevi’ni açan Süleyman Yelim) bana hiç kötü davranmadı. Bana hiçbir şey sormadı. Hattta, git kendine kalacak yer bul sokaklarda dolaşma, sokağa çıkmak yasak diye nasihat etti” diye cevap Verdi.

Ev kalabalıktı. Yeşilova’da kalan ablam çocuklarıyla bize gelmişti. Sarı’ya yatak serdim, hiçbir şey olmamış gibi rahat uyudu. Sonra, kitaplıktaki kitapları gözden geçirip, bazı kitapları, partinin dergilerini, broşürlerini ve bildirilerini alıp, banyo sobasında  yakmaya başladım. Çıkardığım gürültüyle herkes uyandı. Onlara durumu anlatarak, sakin olmalarını söyleyip, evde,  beni suçlayabilecekleri ne varsa toplayıp banyoda yaktım. Endişeli, kaygılı bir bekleyişle sabahı ettik.

Çalıştığım iş yerine, hastaneye işe gittiğimde, herkes çoktan 12 Eylül Darbesi destekleyicisi olmuş, herkes siyasi gömleğini çıkarıp, “iyiki askerler yönetime el koydu. Sokağa çıkamaz olmuştuk. Anaşistler birer birer yakalanıyormuş iyi oldu” demeye başlamışlardı.

12 Eylül gecesinden itibaren partiler, dernekler kapatıldı. Yöneticileri tugaya doldurulup ifadeye çekildi. Herkes, ama istisnasız herkes, ortalık yerde, mensubu olduğu siyasi hareket ve görüşlere dahi alenen küfrediyor, böylelikle askerin, polisin, muhbirlerin hışmından kurtulacaklarını düşünüyorlardı. Birkaç ay içinde, bütün Türkiye’de olduğu gibi, Burdur’un üstüne de ölü toprağı serpildi. Karanlık acı dolu günler başladı;

Ülkedeki bütün siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri yasaklandı. TBMM lağvedildi.1 Milyon 683 Bin kişi fişlendi. 210 Bin davada 230 Bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi.517 kişiye idam cezası verildi. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. Dev Yol üyesi Hıdır Aslan Burdur Cezaevinde idam edildi. (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin “işkenceden öldüğü” belgelendi. 

Cezaevlerinde toplam 299 kişi hayatını kaybetti.14 kişi açlık grevinde öldü.16 kişi “kaçarken” vuruldu. 95 kişi “çatışmada” öldü. 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi. 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi “sakıncalı” görülerek için işten atıldı.14 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti. 

937 film “sakıncalı” bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.

3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 

Din dersleri zorunlu oldu.  Yeni Anayasa ile sendikalaşma kaldırıldı, grev yasaklandı.

12 Eylülden birkaç yıl sonra, Hitler döneminin Nazi üniformalarına benzetilmiş   kıyafetler giyen, Nokta Dergisi muhabirleri,  İstanbulda yol kesip, yayalara kimlik sordular . Yere yatırıp şınav çektirdiler. Hiç kimse “siz kimsiniz? Üzerinizdeki bu kıyafetler, Türk Askeri, Polisi kıyafetleri değil! Bunu nasıl yaparsınız!” Demedi. Verilen emirlere herkes harfiyen uydu.   

Aynı şey bugün yapılsa sonuçları ne olur?

İçinde yaşadığımız tepkisiz, edilgen, paylaşmaya, dayanışmaya, haksızlığa başkaldırıya, hak aramaya soğuk duran toplum yapısı da, 12 Eylül Faşizmi’nin ürünü. üstümüzdeki ölü toprağıda, 12 yangınının külleridir.

24 Haziran Cumhurbaşkanlığı seçimi’nin illere göre dağılımını gösteren haritaya bakıldığında, şimdiye değin yapılanlar ve söylenenlerle, CHP ve diğer muhalefet partilerinin, AKP’yi; açık ara göründüğü illerde, geriletebilmeleri çok zor görünüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan; Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yaptırdığı sondajlarla, seçimi kaybedebileceği varsayımıyla , MHP’yi yedeğine aldı. Muhtemelen, önümüzde ki yerel seçimlere de  MHP ile birlikte girmenin formülünü yaratacak.

Geriye, CHP, İyi Parti, HDP ve Saadet Partisi kalıyor.

24 Haziran Seçimleri öncesi, CHP’deki beklenti, İyi Parti’nin AKP’den oy alacağı yönündeydi. Ama beklendiği gibi olmadı! İyi Parti, Burdur’da olduğu gibi, daha çok CHP’den oy  devşirdi. Son dönemde, İyi Parti içinde yaşanıp, dışarıya yansıyan olaylar, İyi Parti’nin önümüzdeki yerel seçimlerde başarılı olması yönünde ümit vermiyor.

HDP’ye geldiğimizde; HDP bir açıdan belli bir bölgede oylarını varlığını koruyor gibi görünüyor! Ama bir başka açıdan bakıldığında da, aynı bölgeye sıkışmış, başka bölge ve illerde kan kaybetmiş görünmekte.

Demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı, adalet ve tabiki bunlara bağlı olarak ekonomi, yoksulluk, açlık sınırı altında kalan asgari ücret gibi, henüz yakıcı görünmeyen ve AKP tabanını pek sallamayan konularda; öncelikle CHP ve HDP’nin ortak bakışı, duyarlılığı var! Aynı konularda, İyi Parti ve Saadet’te zaman zaman çıkışlar yapıyorlar.

Yok denilen; Ekonomik kriz, yaşamın her alanında etkisini göstermeye başladı. Muhtemelen daha da büyüyerek, gündelik yaşamı da etkileyecek, yoksullaşmayı artıracak.

Ekonomik krizin siyasi yapıya yansıması ne olur?

Şimdiye kadar, ülkemizde yaşanan ekonomik krizlerin faturası, hep iktidar partilerine fatura edildi. Nitekim; AKP’yi iktidara taşıyanda  ekonomik krizdi! 

Ancak işin bir diğer yanı daha var!

Eğer bir ülkede, meclis denetimi yoksa! Yargı bağımsız değilse! Muhalif partiler, basın, yayın organlarında, kendilerini özgürce ifade edemiyor, muhalefet görevini yerine getiremiyorlarsa;

O ülkede yaşanan ekonomik krize bir suçlu yaratılıp, bu vesile ile ülke daha diktatoryal bir yapıya doğru sürüklenebilir!

Ekonomik kriz, ülkede ekonomiyi çökertse, yoksulluğu artırsada, siyasi iktidar, krizden güçlenerek çıkıp, krizi, siyasal, sosyal muhalefeti hepten  susturmak için kullanabilir!

Son aylarda Erdoğan ve AKP sözcüleri yaptıkları açıklamalarla, CHP’yi HDP ile  birlikte “Fetö’cülük”ten “PKK destekçiliği”ne terfi ettirmeye çalışıyorlar!

Bundan sonraki aşama; Erdoğan ve AKP’yi eleştiren herkesi, “PKK destekçisi” olmakla suçlamak olacaktır!

AKP sözcüleri, son dönemde, CHP’nin HDP ile işbirliği yaparak, teröre destek verdiği yönündeki provakatif açıklamalarını artırdılar. Amaçları; CHP ile HDP arasında, bazı alanlarda oluşabilecek dayanışmayı, oluşmadan engellemektir.

Ekonomik krizden önce olduğu gibi, sonrasında da, ülkedeki baskıcı ortam artarak devam ediyor.

CHP ve HDP’nin, “demokrasiye yönelik saldırılara karşı koyulması” konusunda, bazı alanlarda, ilkeli bir dayanışmaya gitmeleri gerekmekte.

Ancak; böylesi bir işbirliği ortamı yaratılması için, HDP’nin, bir an önce, açık ve net biçimde,  PKK’nın Türkiye toprakları dışına çıkmasını istemesi gerekiyor!

Ülke sınırları içinde, PKK’dan kaynaklanan silahlı saldırıları da, asla tasvip etmediğini  tekrar tekrar vurgulamalı!

Eğer bu yapılamazsa;  Demokrasi mücadelesinde, CHP, HDP, diğer muhalif partiler ve sivil toplum örgütleri ile birlikte, güç birliği yaratılamazsa! Ülke; muhalefin tümüyle susturulacağı bir yapıya gidebilir!

AKP; yıllardır, ülkenin emperyalizme yağmalatıldığı, yalan,talan, zulüm düzeni yürütüyor! Bu politikalara karşı olan seçmen kesimine, alternatif bir formül,  bir düzen sunan parti var mı?

Saadet Partisi; Erbakan Hoca’dan bu yana yürüttüğü, anti Emperyalist, anti Siyonist politikalarla, ülkede, on yıllardır sürdürülen Emperyalizme bağımlı ekonomik anlayış ve yapıya alternatif yaratma iddiasında! Ama Saadet’in şanssızlığı, ülkeyi Emperyalizme yağmalatan AKP’nin, milli görüş içinden çıkması. Bu nedenle seçmen, Saadet’i bir alternatif olarak görmüyor, göremiyor!

CHP- İyi Parti ve MHP, anti Emperyalist politikalar geliştirerek, AKP’ye alternatif, olmak yerine “biz, AKP’den daha iyi boçlanırız! Borçlarımızı daha düzenli öderiz! Var olan Emperyalizme bağımlı sistemi biz daha iyi götürürüz! Sizinle daha iyi geçiniriz” iddiasındalar!

Oysa; Türkiye’nin, bizi Emperyalizme bağımlı kılan, sanayi, tarım, hayvancılık, enerji, madencilik, su yönetimi gibi alanlarda, bağımsız politikalar geliştirmesi, özellikle tarım ve hayvancılık alanlarında, üretime darbe vurup, ülkeyi ithalata mahkum eden anlaşmaları yırtıp atması gerekiyor!

İyi Parti ve MHP’nin oy tabanlarının, anti Emperyalist politikalar konusunda, partilerinden fazlaca bir beklentileri yok!

Ama CHP seçmeni, CHP’den, yalan, yağma, talan düzenine karşı, her alanda üretimi teşvik edecek, alternatif, anti Emperyalist politikalar geliştirmesini bekliyor!

Taban bunu isterken; CHP yönetimi neden bu ihtiyaca cevap veremiyor?

Çünkü; CHP’de,  yönetimlere talip olanlar, yönetimlere gelenler, hep aynı çevrenin, seçkinci profesyonelleri!

CHP’de; genel merkezden, il ilçe yönetimlerine kadar, bütün kademelerde görev yapanlar; ağırlıklı olarak tüccar, esnaf, serbest  meslek sahipleri!

 Bu kesim; “Sistemi biz AKP’den daha iyi yönetiriz! AKP gitsin, sistemin başına biz geçelim!” Anlayışında!

CHP’de hakim anlayış bu olunca, yağma, talan, yalan düzenine karşı alternatif politikalar da üretilemiyor. İstenen “AKP gitsin biz gelelim!” Hepsi bu!

İşçi-kamu çalışanları sendikaları, kooperatifler, sivil toplum örgütleri ile CHP arasında kan alışverişi yok!

Hal böyle olunca; CHP Genel Merkezi’nden illere kadar, ülke çıkarları üzerinden, emekten, üretimden yana siyaset değil, kişiler, fraksiyonlar, gruplar üzerinden siyaset yapılıyor!

CHP Genel Merkezi’nde yaşanan,  ilkesiz, anlamsız, düşmanı güldürüp, dostu kahreden tablo hakkında ne denebilir ki?

Diğer yandan; CHP’nin, ildeki görüntüsü, buna paralel olarak ortaya çıkan, son genel seçimdeki oy kaybı kaygı verici;

Sol, Sosyal Demokrat Partiler’in yönetimlerinde; çalışma organlarında, işçi, üretici, köylü, gençlik, kadın, üniversiteli kesimler yoksa! Geriye bir avuç profesyonelci, seçkinci,  particilik oynayanlar kalır!

Önümüzdeki yerel seçimde, belediye başkanlığı kaybedilirse, CHP’de, yönetime getirilecek, partiyi açıp kapatacak adam bulmakta bile güçlük çekilebilir!

Belediye Başkanı Ali Orkun Ercengiz, alternatif seçmen kitlesine hitap etmek amacıyla, Yağlı Güreş tertip ediyor. Güreşlerde İlin milletvekilleri yok!

AKP Milletvekilleri Bayram Özçelik ve Yasin Uğur’a “neden gelmediniz? Denemez! Neden gelmedikleri belli!

Ama, ya CHP Milletvekili Mehmet Göker’in gelmemesine ne demeli?

CHP içinde, uzun zamandır yaşanan çatışmaların, şehir gündeminde olan konularla, sorunlarla ve bunlara yönelik eleştirilerle, önerilerle hiç bir ilgisi yok! Yaşananlar sen ben dedikodusu, kayıkçı kavgası!

Eeeey CHP’liler unutmayın! Şehir merkezinde, belediye seçimlerini AKP kazanır da!  

  Boş bira kasalarına alkol reklamı cezası yazdıran! Piknik alanlarında, göl kıyısında açık alanlarda, içki içmeye yasak getiren!

 “Eski Vali Şerif Yılmaz” gibi;  bir  “Molla Kasım” belediye başkanı olursa! Vay halinize ki; pişmanlığınız da  on para etmez!

Günümüzde, siyasal, sosyal, ekonomik ve diğer bütün alanlarda yaşanan sorunların temelinde, 12 eylül Faşizmi’nin izleri var.