Güncel Haberler - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Doç. Dr. Sadık KARTAL

Doç. Dr. Sadık KARTAL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’un öğretmenlere hitaben yazmış olduğu mektubu okuyunca ben de yıllarca öğretmenler odasını bilen ve şimdi de bir akademisyen olarak Sayın Bakan’a mektup yazma hakkını gördüm kendimde. Öncelikle yeni görevinizde başarılar temenni ederken eğitim camiasının ve genel olarak kamuoyunun bir eğitimcinin eğitimin birinci derecede sorumlusu haline getirilmesini büyük bir memnuniyetle karşıladığını belirtmek isterim. Kanaat odur ki en büyük değişimi eğitimci bakanlar yapmışlardır. O açıdan sizden beklenti büyük, sorumluluğunuzun da yüksek olduğunu hatırlatmak gerek.

Öğretmenler odasını bilmeniz eğitim ve öğretmenler için büyük bir avantaj. Ancak rekabete dayalı eğitim anlayışının gün geçtikçe kök salması ile mesleki paylaşım ve dayanışma ruhlu öğretmenler odası çok test çözdürüp hızlı şekilde soruyu cevaplamanın, sınavlarda fazla puan aldırmanın konuşulduğu öğretmenler odası şekline büründü. Öğretmenler odasının havasına özel okulların ve dershaneciliğin karışmasıyla bu ortamın kollektif havası bireyciliğe indirgendi. Dedem rahmetli “herkes taydaşı ile oynar ve öğrenir” derdi. Öğretmenlerle aynı havayı teneffüs etmek, onları dinlemek, öğretmenler odasını ziyaret etmek, onların iyi örneklerini paylaşmak gerek.

En büyük reform öğretmene güvendir. Güven başarıyı getirir, cümlesine kuvvetlice inanmak gerekir. Ülke eğitimi yıllardır donanım ile ilgili değişikliklerin yapılmasını reform olarak belirtti. Ancak ülke ve yurt dışı deneyimleri göstermektedir ki eğitimi reforme etmenin yolu öğretmenden geçer. Öğretmenlerin “kendi kemaletini tamamlama” durumu öğretmene bırakılarak piyasa mantığı içinde sınav kazandıran olarak ele alındı. Kemaleti tamamlama sizin de takdir edeceğiniz üzere hizmet öncesi ve hizmet içi olmak üzere iki aşamalıdır. Benim de içinde yer aldığım birinci aşama olan öğretmen yetiştiren programlar tamamen teorik ve başka ülkelerle uyumlu, memleket gerçeklerinden uzak bir yapıda. Bana sorarsanız işe buradan başlamak kurulacak yapıda önemli destek olacaktır. Çünkü öğrencinin eksiğini kapatmanın yolu öğretmenin eğitimindeki açığı kapatmaktan geçer. İkinci aşamaya gelirsek öğretmenin hizmette iken yetiştirilme işi tamamen teorinin öğretmene aktarılması anlayışının istenileni vermediği de araştırmalarla sabittir. Tekrar da fayda var, deneyim paylaşımının yapılması öğretmene güven getireceği gibi kaliteyi de getirecektir.

Sizin de belirttiğiniz gibi derslik, laboratuvar, kitaplar her ne kadar çocuğun hukuku için elzemse de ülke eğitiminde bunlar değişim, reform, gelişim, ivme olarak belirtildi. Eğitimde kalitenin bina ve materyal ile elde edileceği düşünülse de asıl unsur öğretmendir. Öğretmenlik alanına hakim olma ve bildiklerinde etkili olma becerisidir.

İnsana duyulan saygı aslında çalıştıkları kuruma verilen saygı ile doğru orantılıdır, mealindeki sözünüzün haklılık payı yüksek. Ancak eğitimin kurum ve kuramlarla ön plana çıkarıldığı, kişilerin ve uygulamaların arka plana itildiği bir çağdayız. Kurumsal hedefler ne kadar makul ve iyi niyetli olursa olsun, kurum yöneticileri ne kadar liyakat sahibi olursa olsunlar kurumlarda her şey hesap verme ve standartlaştırmayı getirir. Çalışanlar ise bu standartların hizmetinde olan hizmetkârlar olarak görülür. Bu durum inisiyatifi öldürür, kişisel gelişimi engeller. Toplam kalite kuramı için ne kadar hizmet içi eğitim faaliyetinin düzenlendiği, kaç saat yüksek lisans ve doktora dersi açıldığı, nice tezin yazıldığı, MEB’ de ne kadar yazışma yapıldığı hepimizin malumu. Kurum olarak MEB’in hep ön planda tutulduğu siyasi ve bürokratik söylemlerin içerik analizinden rahatlıkla ortaya çıkar. Lafı uzatmadan öğretmene ve uygulamaya bakma zamanı çoktan geçti. İhtiyacımız olan yeni bir eğitim programı, yeni bir kuram, yeni bir müdür, yeni bir bilgisayar programı veya yapısal değişiklik değil öğretmenin öğretim becerilerini geliştirerek eğitimi sınav odaklı yapıdan kurtararak program esnekliği sağlamaktır.

Ülke eğitimi hiçbir zaman tüm çocukları kuşatmadı. Daha düne kadar kız çocuklarının aleyhine okullaşma oranları vardı. Ancak köylü kentli, doğu batı, zengin fakir, çalışkan tembel, çok test çözen az test çözen anlayışı okullarda hâkim durumda. Bu toplumsal ve bireysel yönü ağır basan bir durum iken MEB in okullar arasında “nitelikli, niteliksiz”, “başarılı başarısız” ayırımı yapıyor olması kabul edilebilir değil. Bu kucaklama değil, kelimenin tam anlamıyla ötekileştirmedir.

Söylenenlere ek olarak eğitimde bir şeyler yapılmak isteniyor ise öncelikler şöyle sıralanabilir;

- Sınavla liselere yerleştirme sistemi kaldırılarak genel ve mesleki lise şeklinde bir yapı oluşturulmalı, bazı meslek liselerini ön plana çıkarma kaygısı ile eğitimde toplumsal istek dengesi bozulmamalıdır.

- Çocuğun sosyalleşmesinde en iyi okul eve yakın okuldur, anlayışı yerleştirilmelidir.

-Öğretmen sayısal verilerle değil ortaya koydukları ürüne göre değerlendirilmelidir.

- Dünyada ve Türkiye’de “bilimsel okul” anlayışı özellikle akademik çevrelerce hızla yayılmakta, bunun sonucu olarak eğitimin daha çok merkezileşmesi, ulusal standartların pekişmesi ve PİSA, TIMMS gibi eğitimin sermayeye havale edilmesine, davranışın ekonomik değerine göre değerlendirilmesine neden olmaktadır. En iyi veri öğretmenin öğrenci davranışını çok yönlü olarak değerlendirmesidir.  

-Yöneticilik makamı bir atama yeri olarak değil, kariyer basamağı olarak yapılandırılmalıdır.

- Ezberci eğitime neden olan merkezi sınavlar kaldırılmalıdır.

- Öğretmenin “bunu benim Bakanlık yaptı” denmesi isteniyor ise eğitim siyaset bağı zayıflatılmalıdır.

- Okul, yapı olarak bilgi aktaran değil çocuğun her alanda sosyalleşmesini sağlayan bir kuruma kavuşturulmalıdır.

- Başka ülke uygulamaları değil, bu ülkenin bir milyona yakın öğretmenin deneyimi baz alınmalıdır.

Başta söylemiştim, beklenti yüksek. Başarılı olmanız hepimizin ortak arzusu.

Prof. Dr. Sadık Kartal

Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi

Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Babamın okullu olan herkese öğrenmenin ölçütü olarak yönelttiği “ iki sekiz bir dokuz üç yirmi bir otuz kaç eder” sorusu Onun olmadığı ortamlarda aramızda bir espri konusu olurken eğitim sistemimizi özetlemesi açısından da manidar. Öğrenme ve öğretmeyi bilme üzerine endeksleyen yapı ne yazık ki kendini yeniden üreterek sürdürüyor. Televizyonlardaki bilgi yarışmalarından ÖSYM’nin “geçerliliği güvenirliliği yüksek” sınavlarına, liseler arası bilgi yarışmalarından Milli Eğitim Bakanlığının son ABİDE projesine kadar hepsi bilmeyi ölçüyor. Öğretmenin görevi bilmeyi sağlamaktır.

 Öğretmen olduğumdan bu yana öğretmen yetiştiren kurumların öğretim programları epeyce değiştirildi. Hepsinin gerekçesi “çağdaş/günümüz şartlarına uyum” zemininde “reform” olarak belirtildi.

Güncel olarak tanımlanan yeni öğretmen yetiştirme programları da eğitimi sisteminin ruhuna uygun “bilen” öğretmen yetiştirmeyi hedefliyor. Hâlbuki “öğretmenlik sanattır” sözü herkesçe kabul gören ve işin beceri uygulama boyutunu ön plana çıkaran bir anlayıştır. Bu yazının meramı uygulama ağırlıklı olan öğretmenlik mesleğinin bilmeye dayalı olarak ele alınmasının yanlışlığına dikkat çekmektir.

Program incelendiğinde önsöz kısmında “Öğretmen eğitiminde önemli bir konu, teori ve uygulama arasındaki dengenin sağlanması, teoriyle uygulamanın bütünleştirilmesidir. Öğretmenin uygulama içinde yetiştirilmesi ve geliştirilmesi, hazırlık eğitimi kadar hatta bundan daha fazla önem taşımaktadır” şeklindeki haklı ifadeye rağmen 60 küsur dersin yalnızca iki veya üçü uygulamalı. Bunlar da Öğretmenlik Uygulaması 1-2 ile Topluma Hizmet Uygulamaları. Programı hazırlayanlar bu eleştiriyi ön görmüş olmalılar ki programın uygulama esaslarında “Derslerin haftalık ders çizelgelerinde uygulama saatine yer verilmemesi, bu derslerde uygulama yapılmayacağı anlamına gelmemekte olup uygulama ders saati/kredisi verilmese de dersin amaçları doğrultusunda öğrenciler, çeşitli ortamlarda (okul, sınıf, çevre, laboratuvar vb.) dersle ilgili gözlem ve uygulama yapmaya teşvik edilmelidir.” deniliyor. Okul ortamına aşina herkes bunun ne anlama geldiğini çok iyi bilir. Bu ifade “ben söylemiştim” mealinde kendini kurtarma cümlesidir.

Programın giriş kısmında Türkiye’de 1982 yılına kadar Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı okulların bünyesinde olan öğretmen yetiştirme programlarının Üniversitelere devredilmesiyle öğretmen yetiştirme işlevinin yanı sıra eğitim bilimleri ve öğretmen yetiştirmeyle ilgili akademik araştırmalar artarak eğitim bilimleri ve öğretmen yetiştirme alanında önemli bir akademik bilgi üretimi sağlandığı belirtiliyor. Öğretmen yetiştiren kurumların YÖK’e devri alanda “bilgi birikimi sağladı” tespiti yerinde ise de oluşan bilgi teoriyi besleyen, doğruluğunu/yanlışlığını ortaya koyan ve çalışma yapana bonus getirdiği bunun pratiğe geçmediği de bir gerçektir. Öğretmenin ihtiyaç duyduğu deneyim, deneyimin paylaşımı, iyi örneklerden haberdar olmasıdır. Yani politik yönelimin sonucu olan eğitim bilimi değil pedagojidir. Onun için biriken bilgiye yenisi eklensin ancak öğretmen yetiştiren kurumların yeniden MEB’e bağlanması ciddi olarak ele alınması ve tartışılması gereken bir konudur. Cümlenin haklılığı için gelinen noktaya ve tarihsel sürece bakılabilir.

Geçmiş ve güncellendiği iddia edilen programlarda alan dersi, meslek bilgisi ve genel kültür derslerinin birlikte yürütülmesi bir gelenek haline gelmiştir. Alan dersleri alanın birikimini içerdiğinden bu bilginin sunumu/kazandırılması işin sanat kısmı yani meslek bilgisi dersleri ile mümkündür. Alan derslerinin kazandırılıp sonradan meslek bilgisi derslerinin verilmesi daha uygun olacaktır. Genel kültür dersleri alanın popüler konuları şeklinde düzenlenerek, güncel olan konular ilgili öğretim elemanının içini doldurması koşuluyla verilmelidir.

  Programı ilk incelediğimde başka ülke örnekleri mutlaka vardır, diye düşündüm. Çünkü Tanzimat’tan bu yana eğitimle ilgili söylem ve düzenlemelerin inandırıcılığı için diğer ülkelerin (Batı Avrupa ve Amerika) uygulamaları örnek gösterildi. Artık bu yok mu derken olayı Bologna kurtardı. Eğitim bir sosyal alan olarak kültüre özgülüğü ağır basar. Öğretmenin görevi de mevcut kültürü aktarma, geliştirme ve korumadır. Ancak yıllarca yükseköğretim kurumlarında ne yazık ki Batılılaşma uğruna kültürel kodlardan uzak duruldu. Programın amacı da “bize” değil Bolognaya uyumlu hale gelmek olarak alenen ifade edilmiş. Seçmeli ders havuzlarının oluşturulması ile öğretmen adaylarının program dışı etkinlikler olarak daha çok sosyal ve kültürel faaliyetlerine katılabilecekleri dolayısı ile Bologna sürecine uyum sağlandığı belirtiliyor.  Bu topluma mı yoksa Bologna sürecine mi öğretmen yetiştiriyoruz, anlaşılır değil.

Dönemsel olarak moda olan kavramlarla karşılaşıyoruz. Etik, moral değerler, karakter eğitimi gibi soyut kavramlar günümüzde moda. Ancak bu kavramlar öğretmekten ziyade model olmayla kazandırılır. Programlar ile öğretmen adayının; evrensel, milli ve yerel/bölgesel kültürleri tanıyan; kültürel, etik, ahlaki değerler ve kişilik yönünden rol model olması, teknoloji okur yazarı, araştırmacı öğretmen niteliği kazanmış olarak mezun olması beklendiği ifade ediliyor. Burada iki sorunun cevabı merak konusu. Birincisi “yerel/bölgesel kültürleri” nden kasıt nedir bilmiyorum ama Türkiye deki değişik kültürlerin programda yer almadığı da görünen bir gerçek. İkincisi merkeziyetçi bir yapıda olan eğitim sisteminin öğretmeni merkezin belirlediği davranışları mı kazandırır, öğrenciyi sınavlara mı hazırlar yoksa araştırma mı yapar?

Programı hazırlayanların nicel verileri sevdiklerini tahmin ediyorum. Türkiye’de 17 bin civarında birleştirilmiş sınıflı okul var. Sınıf öğretmenleri mezun olduklarında bu okullara atandıklarından ve de bu okullarda öğretim düzeni diğer müstakil sınıflardan farklılık arz ettiğinden bu uygulama ile ilgili bilgi sahibi olmaları kaçınılmaz. Ancak sınıf öğretmenliği programında bu ders mevcut değil.

Öğretmen bilgi aktarır, öğrenci de onu depolar. Zamanı gelince bilgi kontrol edilir. Bilgi aktarma için bazen “reform” yapılır. Bizim tarafa da bunu araştırmak, yazmak düşer. Bonus için.

Prof. Dr. Sadık Kartal

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Gözümdeki Prag

15 Kas 2017

Ortaçağ Avrupa'sının mistik yapısı, Arnavut kaldırımlı taş sokakları, her daim caddeleri yerli olmayan meraklılarla dolu olan, dolaşırken her karesine hayran kaldığınız bir şehir. Bu güzellikler bir de sonbaharın sarımsı rengi ile birleştiğinde daha da güzelleşen bir kent. Güzelliğin adı Kafka'nın memleketi Prag. Kafka'nın Şato romanının yıllar evvel okuduğumda soğuk ve itici bir görünüm hafızamda yer edinse de sıcak ve dostça duygularla ayrıldım Vltavya Nehri, Kafka ve Vaclav Havel ile bütünleşmiş olan bu şehirden. Hani derler ya güzel görülmez anlatılır diye. Ben de güzelliği çektiğim karelerle göstereyim dedim.

Show ve hijyen çağında yaşadığımızı TV'yi izlerken, sosyal medyada turlarken hep düşünürüm. Beni bu yazıya sevk eden de yine televizyondaki görünen yaşamlardı. Pembeli kadın yaz mevsiminin geldiğinden mütevellit deniz, doğa, havuz, plaj, eğlence, animasyon ve neşeli insanları anlatıyordu program aralarında. İçim ısındı, özendim, hülyalara daldım. Nerelermiş bu mekânlar diye uzaklarda gezinen makinemde gezinirken yine kendi dünyama eğitime daldım. Başbakanlık genelge yayımlamış görünmez yaşamların yaşamlarını kolaylaştırmak için.

Dersnaneme dokunma - 4.2 out of 5 based on 5 votes

2014 Mart'ın da yayımlanan Kanun'la ortaöğretim ve yükseköğretime giriş sınavlarına hazırlık niteliğindeki dershanelerin 1 Eylül 2015 tarihinden itibaren faaliyetlerinin sonlandırılacağı hükme bağlanmıştı. Biz de âcizane olarak bu kapatılmanın arifesinde çorbada tuzumuz olsun misali netice itibarıyla hayırlı bir iş yapılmakta hevesiyle Dershaneme Dokunun Lütfen!(Radikal İki 01.12.2013) adlı bir yazı yazmıştık. Hevesimiz kursağımızda kaldı ve kanunun yayımına müteakip CHP'li bazı vekiller düzenlemenin Anayasa' ya aykırılığı iddiasıyla yüce mahkemenin yolunu tuttular. Dershanelerin kapatılmaması konusunda Anayasa Mahkemesi (AYM) dava dilekçesini haklı bularak yola devam dedi. Bize ikinci yazı düştü ve ismi de Dershaneme Dokunmayın Lütfen! oldu İptal davasında ve AYM kararında ele alınan eğitimle ilgili düşüncelerin kabul görmüş eğitim ilkelerine göre kritize edilmesi temel çıkış noktamız oldu.
İptal talebinde ".....rekabete dayalı eğitim sisteminde öğrencilerin eğitimleri ve gelişimleri için okul dışında çözüm aramak zorunda kaldıkları ve dershaneler sayesinde bu eksikliklerini kapatmaya çalıştıkları, dershanelerin kapatılmasının getireceği zararın yararından fazla olduğu ........" belirtiliyor.

Comenius'ten bilim sanata - 1.0 out of 5 based on 1 vote

Eğitimin sürekli bir ihtiyaç olarak önümüze konulduğunu belirten Ivan Illich'in yıllar önceki düşünceleri günümüzde ivme kazanarak şiddetini arttırıyor.

Milli Eğitim Şurası'nda Eğitim Var Mıydı? - 4.4 out of 5 based on 7 votes

Öğrenim hayatımın en zevkli eğitim kademesi ilkokullu yıllarımdı. Eğitime şimdiki kadar büyük anlam/ beklenti yüklenmemişti.

Hipokrat'tan Pisa'ya - 4.2 out of 5 based on 9 votes

Tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat insanı iyileştirmenin eğitim ve deneyimle gerçekleşeceğini binlerce yıl önce ifade etmiş.

Dershaneme dokunun lütfen! - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Sonradan söyleyeceğimizi peşinen söyleyelim ki dershanelerin sınav kazandırdığı konusunda elimizde bilimsel bir veri yok.