Güncel Haberler - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Sonunda kartlar dağıtılıp oyun açıldı;

Hala kendisini ormanın kralı gibi göstermeye çalışan, dişleri dökülmüş Amerika, Erdoğan üzerinden Türkiye’ye yönelik yaptırımlarını uygulamaya soktu ama;

Almanya, İtalya başta  olmak üzere AB ülkeleri, Amerikan tehdidine karşın Türkiye’nin yanında olduklarını açıkladılar. İran’da Türkiye’ye açık destek verdi. Amerika Erdoğan üzerinden Türkiye’ye niye saldırıyor? Bu soruya cevap aramadan önce Amerikan Emperyalizmi Veba’sının ülkemize nasıl girdiğine bakalım mı? Kurtuluş Savaşı’nda; ABD, Mustafa Kemal’e resmi devlet desteği vermedi. Ama Amerikalı gazetecilerin Türkiye’ye gelip Mustafa Kemal’le yaptıkları röportaj ve haberlerle, ABD kamuoyunun desteğinin alınması sağlandı.

1923’ten, Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadar 15 yılda, Osmanlı’dan kalan borçlar ödendi. Fransız ve İngilizler’den demiryolları ve limanlar satın alındı.  Türkiye’nin demirçelik ve silah dahil hemen hemen bütün ihtiyacını karşılayabilecek 46 fabrika kuruldu.

İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmese de ekonomik olarak çok yıprandı. Savaş sonrası İnönü, Nato’ya girme başvurusunda bulundu ama, başvuru kabul görmedi. Menderes, iktidara geldikten hemen sonra Nato’ya başvurdu ama onun başvurusu da kabul edilmedi. ABD ile Vietnam arasında başlayan savaşa Türkiye asker gönderdi. Vietnam’da dökülen kanların bedeli olarak Türkiye Nato’ya alındı. Ardından, Menderes Hükümeti’ne, Amerika’nın denetim ve yönlendirmesi ile kullanılabilen Amerikan yardımları verildi. Menderes tarafından dillendirilen dönemin sloganı; “Küçük Amerika olacağız, her mahallede bir milyoner yaratacağız” idi.

Menderes Hükümeti, Amerikan kredileriyle ülkede bayındırlık seferberliği ilan edip yollar yaptı. Kredi paraları tükenip geri ödeme yapılması gerektiğinde, Menderes Amerika’dan yeni kredi istedi ama alamadı. Bunun üzerine Sovyetler Birliği’ne yönelip, tarım ürünleri satarak ödenmek üzere  faizsiz kredi aldı. Bu kredilerle, SSCB Türkiye’de pek çok önemli sanayi kuruluşunu kurup Türkiye’ye teslim etti. Amerika’ya rest çekip Sovyetler’e yönelen Menderes bir darbe ile devrilip darağacına çıkarıldı!

Menderes’in idamından sonra, DP’nin devamı olarak kurulan AP’nin liderliğine getirilen Demir’el, iktidara gelerek ABD ile ilişkileri düzeltip, yeni Amerikan kredileri aldı. 1973 seçimlerinde, Erbakan’la koalisyon yaparak iktidara gelen Ecevit, Barış Harekatı ile Kıbrıs’a asker çıkarınca, Amerika Türkiye’ye ambargo koydu. 

Ambargo sonrası, Türkiye, parasını verip Amerika’dan aldığı uçak ve diğer savaş araçlarını yedek parça sıkıntısı nedeniyle kullanamaz hale geldi. (Bugün de parasını verdiğimiz F35’leri alamadığımız gibi) Bu esnada Ecevit, en büyük desteği Türkiye’ye gizlice mermi, silah, uçak yedek parçası ve uçak yardımında bulunan Libya Lideri Kaddafi’den gördü. 

1975’te Amerikan ambargosu devam ederken, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, ambargoya karşılık olarak, İncirlik’te dahil olmak üzere, 21 Amerikan üs ve tesisini kapattı. 21 üs ve tesise Türk Bayrağı çekildi.  Amerika’n ambargosunun 1978’de kaldırılmasına rağmen, Amerikan Üsleri’nin tekrar açılmasına izin verilmedi. Taki 12 Eylül Faşist darbesine kadar! Amerika’nın kuklası, 12 Eylül’ün faşist darbeci generallerinin ilk işlerinden birisi, Amerika’ya ait 21 üs ve tesisi yeniden açmak oldu!

Ya Amerikan üslerini kapatan Demirel’e ne oldu?

Demirel, daha önce kapattığı Amerikan Üssü’nün bulunduğu Zincirbozan’da hapsedildi!

Anap-DYP-DSP dönemlerinde, Dünya kabadayısı Amerika’nın eli hep Türkiye’nin üstünde oldu. Erdoğan AKP’yi kurmadan öncede, kurduktan sonrada, ABD ile iyi ilişkiler geliştirip, destek almaya çalıştı. İktidara geldikten sonra, ABD’nin Ortadoğu’daki hesap ve çıkarlarına katkı sunduğu için, Büyük Orta Doğu Projesi Eşbaşkanı bile oldu!

Ama ABD bu! Eşkiyadan dost olur mu? 

Şimdi ABD’nin hedefinde,  Menderes-Ecevit-Demirel’den sonra Erdoğan üzerinden yine Türkiye var! Türkiye; Cumhuriyet tarihinin en ağır siyasi-ekonomik saldırısı karşısında! Ne yazık ki bu saldırı; 

İktidara gelen bütün sağ partilerin ve  liderlerinin,  (Erbakan hariç)  zora düşmeden, Amerikan kazığı yemeden once; dostumuz, müttefikimiz, stratejik ortağımız deyip, toz kondurmadıkları Amerika’dan geliyor? Oysa, Cumhuriyet tarihi boyunca bu ülkede Solcular, Sosyalistler, Emperyalizme; onun ağababası Amerika’nın işgalci, sömürücü, kandöken politikalarına karşı çıktıkları, direndikleri için işkence gördüler! Zindanlara atıldılar! Vuruldular! Asıldılar!

Ama; Amerika, Erdoğan üzerinden Türkiye’ye saldırıyorsa, saldırının acılarını çekecek, bedelini ödeyecek bu ülkenin yurttaşlarıdır, biziz! Öyleyse, kimin üzerinden gelirse gelsin, ülke bu zor duruma kimin yüzünden düşerse düşsün. yapılması gereken, Amerikan eşkiyasına topyekün karşı durmaktır. Bu işte; en başta, Cumhuriyet tarihi boyunca olduğu gibi, en önce solculara, sosyalistlere düşer!

Seçimler öncesi aldığım bilgiye dayanarak, seçim sonrası doların 7 Liraya kadar yükselebileceğini  yazmıştım!

Mesela Dedik!

09 Ağu 2018

Mesela;

“Hızla kurumakta olup; İçinde balık, bitki yetişmeyen,  asitli suları nedeniyle, kıyısında da ağaç yetişmeyip ot bile bitmeyen, Burdur Gölü’nü kurtarmaya çalışmak boşunadır!

Eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun da dediği gibi; doğa kendi kendini onarır! Burdur Gölü, yağış azlığından dolayı çekilmiştir. Yağmurlar yağar göl kurtulur!

Üstelik;  Eski Başbakanlar’dan, eski Cumhurbaşkanı Merhum Demirel’in öncülüğünde;

Bir kısmı Burdur Gölü’ne akan, Dinar’daki akarsuların önüne baraj yapılıp, taşan baraj sularının, Burdur Gölü yönüne değil,  Küçük Menderes Nehri yönüne verilmesi, Isparta Güneykent’teki, daha once, Burdur Gölü’ne akan akarsuların önüne gölet yapılıp, kışın taşan sularının Keçiborlu yönüne verilmesi sayesinde, kuruyan Burdur Gölü yatağına,  Isparta Organize Sanayi ve Süleyman Demirel Havaalanı yapılmadı mı?

Bu sayede koskoca Isparta Ovası yerine, Kurumuş Burdur Gölü yatağına, Isparta Organize Sanayi  yapılması sayesinde, Isparta Ovası zehirlenmekten kurtarılmadı mı?  Hiçbir işe yaramayan Burdur Gölü varken, Isparta Organize Sanayi atıkları  için, arıtma yaptırmaya ne gerek vardı ki; Arıtmayı çalıştırmak pahalı, maliyetli! Zehirli, kimyasalları, boya atıklarını Burdur Gölü’nün kurumuş yatağına verin gitsin! Bu kimyasal, zehirli atık suları köylülerde sulama suyu olarak kullansın!

Burdur Organize sanayi atıkları içinde en iyi çözüm Burdur Gölü’dür. Burdur’un bütün pis sularını, kimyasal atıklarını, Burdur Gölüne vermeye devam edin! Böylece hem bu iş ucuza gelir, hemde bakarsınız göldeki su seviyesi yükselir değil mi!

Doğa Koruma ve Milli Parklar 6. Bölge Müdürlüğü ne güzel ediyor; Gölün, Burdur sınırları içindeki bölümünü yapılaşmaktan, atıklardan, hayvan otlatılmasından korumaya çalışıyor? Ama gölün kuruyan yatağının, Isparta- Senir Beldesi ve Kılıç Köyü sınırları içindeki bölümlerinde, göl yatağına ağıllar yapılmasına, göl yatağının ekilip dikilmesine, inşaat molozları dökülmesine, konut yapılmasına hiç mi hiç karışmıyor. İyi etmiyor mu? Hem böylece başlarıda belaya girmez?

Ayrıca;  Senir Kasabası , Kılıç Köyü önlerindeki kurumuş göl yatağına akıtılan kanalizasyon atıkları, göldeki zehirli kimyasallar, kanserojenlerle birlikte kurumuş göl yatağını yeşillendirdi. 

Bu alanda yetişen otları yiyen ineklerin etleri, sütleriyle, insanlara kanserojen maddeler taşınacakmış ne gam! Zaten; bölgede kanser vakaları son birkaç yılda 4-5 kat artmış! Adam sende; boş ver gitsin, kanser zaten artıyor! Birazda bu nedenle artsın!

Önemli olan, bu konuda görevli yetkili olan kurumlarımıza ve yöneticilere  bir şey olmasın!

3 yıl süren çalışmalarla, 1 Milyon insanın, Burdur Gölü’ne sahip çıkması sağlandı. Yönetmen Şafak Türkel’in çektiği Göle Yas belgeseli, pek çok ülke festivallerinde gösterilip, Burdur Gölü’nde süren kuruma tehlikesine  uluslararası platformlarda dikkat çekildi!

Eee çekildi de ne oldu? Göl kurtuldu mu? Öyleyse bunların hepsi  beyhude çaba;

Hem Burdur Gölü kurtarılacaksa, bu görev, herkesden hepimizden önce devlete düşmez mi?

Devletin Su  İşleri; hesapsız kitapsız göletlerle, Burdur Gölü’ne akan suların tamamının önünü keserek, gölün kurumasına zemin hazırlamadı mı?

Burdur Gölü’nün kurumamasında, devlete, millete bir fayda olsa devletin su işleri bunu yapar mı?

Devlet Su İşleri, Doğa Koruma Milli Parklar ve diğer devlet kurumları;  ne yapıyorlarsa bilerek yapıyorlardır!  Şimdiye kadar, Gölün kuruması için elinden geleni ardına koymayan devlet! Devletin kurumları birşey biliyorlar ki, böyle yapıyorlar! Burdur Gölü’nün kuruması şehre zarar verecekse! Burdur Gölü’nün kurumasına seyirci kalan etkililer, yetkililer bundan etkilenmeyecek mi. Bu yetkililer cahil mi? Kendilerininde zarar göreceği bir şeye bile bile seyirci kalırlar mı? Burdur Gölü varsın kurusun! Zaten kurumasın desek te kurumayacak mı?”

 Desem;

Yapması gerekenleri yapmayıp, Burdur Gölü’nün kurumasını seyredenlerin gerçek duygularını ortaya koymuş olmaz mıyım?

Dünya Bankası’nca yaptırılan bir araştırmanın sonuçlarına göre “Türkiye, dünyada en fazla kuraklık çekecek ülkelerin başında geliyor!”

Emperyalizm’in çıkarlarına hizmet etmek için kurulup, işletilen Dünya Bankası’nın Türkiye’nin zarar görmesini önleyecek uyarılar yapması, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin faydasına olacak girişimlerde bulunması beklenmez!

Ancak; Dünya Bankası’nın bu açıklamasından öncede, gerek dünyadaki bağımsız kuruluşlar, gerekse ülkemizdeki bilim insanları; Türkiyeyi bekleyen kuraklık ve buna bağlı olarak yaşanabilecek kıtlığa yıllardır dikkat çekmekteler!

Tüm dünyayı etkileyen küresel ısınma ve buna bağlı yaşanan ve daha da şiddetli yaşanabilecek kuraklık konusunda hiç kimse; “Türkiyeyi bekleyen kuraklık yok! Türkiye su cenneti! Şimdi de gelecekte de su sıkıntısı yaşanmaz! Su tasarrufu yapmayada gerek yok! Bol bol su kullanalım, su israfına da devam edelim!” diyemez!

Ama; iktidar cephesinden; “Rahat olun su sıkıntımız yok! Yeterli suyumuz var!” cinsinden günü kurtaracak açıklamalar yapılabilir!

Biz işin diğer yanına; “kuraklık yaşanacaksa” alınması gereken önlemler nelerdi ona bakalım;

Amerika, Rusya özellikle de Çin, yıllardır başta buğday olmak üzere, hububat ürünleri ve diğer saklanabilir gıdaları stoklama yoluna gidiyorlar. Üstelik bu ve başka ülkeler; gıda stoku hesaplarını bir kaç yıllık “kuraklık, kıtlık” varsayımları üzerine değil, çok daha uzun sürebilecek “kuraklık, kıtlık” hesapları üzerinden yapıyorlar! Bu hesaplarla; bir yandan kendi ürettikleri tahıl ve diğer ürünleri, bir yandan da, dışarıdan aldıkları tahıl ve diğer ürünleri, uzun yıllar kullanabilecekleri şekilde depolayıp stokluyorlar. 

Peki Türkiye’de durum nedir?

Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü İsmail Kemaloğlu’nun yaptığı açıklamaya göre; 2017-2018 sezonunda, Toprak Mahsülleri Ofisi, yaklaşık 11 milyon ton satış yaparak, Son 6-7 yıllık stoku tasfiye etti.  TMO yeni sezona, 740 bin tonu buğday olmak üzere 900 bin ton stokla, Ofis olarak tarihin en düşük stoku ile giriyor!

Resmi açıklama böyle;

Bu açıklama ile öyle görülüyor ki; Bütün dünya, en azından ABD-Rusya-Çin gibi, güçlü ekonomilere, büyük tahıl üretim rekoltelerine sahip olan ülkeler bile, “kuraklık-kıtlık” kaygısı ile “tahıl ve diğer gıdaları stoklamaya çalışırken, Türkiye’de devletin ve devleti yöneten iktidarın, sanki böyle bir öngörüsü, derdi, sıkıntısı yok gibi görünüyor!

Bu tablo bana;

ANAP’ın kurucularından eski Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral’ın, Çernobil faciası (1986) sonrası, adeta “radyasyon Türklere bir şey yapamaz” dercesine,  çaydaki radyasyonun tehlikeli olmadığını kanıtlamak için, kameralar önünde çay içerek poz vermesini hatırlattı!

Kuraklık, kıtlık kimin umrunda?

İşsizliğin, yolsuzluğun, yoksulluğun, hukuksuzluğun, yobazlığın, hırsızlığın bile bize bir şey yapamadığı ülkede, “kuraklık-kıtlık” bize ne yapabilir ki?

Salda Gölü kuruma riski altında!

Çünkü; Salda Gölü’nü besleyen tüm derellerin önleri, siyasi çıkar hesaplarıyla yapılan göletlerle kesildi! Şimdi Salda Gölü’ne ulaşabilen tek bir dere bile yok!

Buna mukabil; Son dönemde Salda bir meşhur oldu bir meşhur oldu ki; sanırsınız yılların saldası, Maldivler benzetmesiyle keşfedildi!

Sanırsınız ki; yöneticiler, iktidarıyla, muhalefetiyle siyasiler, unutulan, kaybolan Salda Gölü’nü bulup ortaya çıkardılar!

Salda Gölü’nü besleyen Salda- Köpek-Doğanbaba  Değirmen Dereleri üzerine, hesapsızca sırf siyasi çıkar ve beklentilerle, göletler yaparak, Salda Gölü’nü besleyen bütün derelerin önünü kesenler, iktidar partisi siyasileri, yöneticiler, kurumların yetkilileri değildi sanki!

Ve yine sanırsınız ki; Salda Gölü’nü besleyen son akarsu olan,  Salda Deresi üzerine, gölet yapılmaması için, Salda Gölü’nde toplanan çevreci eylemcilere; “aman ha, yapacağınız basın açıklamasında, Salda Göleti’nin adı  geçmesin! Salda Göleti yapılmasın denmesin! Sonra, Saldalılar’dan oy alamayız!”  diyenler, sanki muhalefetin siyasileri değildi!

Yöneticiler ve siyasiler başta olmak üzere şimdi herkes konuşuyor; Maldivler benzetmesi sayesinde Salda Gölü tanındı! Salda Gölü’ne ilgi arttı! Turizm akını başladı!

İşte cehalet diye, işte güya Salda’yı tanıtırken Maldivler reklamı yapmak diye buna derim ben!

Özellikle seksenli yıllarda, İstanbul,Ankara, İzmir,Antalya ve Denizli’de dahil olmak üzere, Türkiye’nin her yanından binlerce insan, Salda Gölü’ne gelip, şimdi çadır kurma yasağı olan Orman Kampı’nda , ağaçların altında çadır kurardı. Çadırcılar devlete ücret öder, karşılığında çadırlarına elektrik alırlardı. Kamp alanı akşamları; türküler, şarkılar, oyunlarla şenlenir, çadırlar arası, komşuluk, dostluk kurulur, kampa yeni gelenlerin çadırları elbirliğiyle ayağa dikilirdi. çadır kuranların büyük çoğunluğu, yaz sonuna kadar kampta kalan öğretmenlerdi. Türkiye’nin her yanından gelip kamp kuranlar, dönüşte, gittikleri yerlerde, Salda Gölü’nün  temizliğini, suyunun, çamurunun şifasını anlatırlar, her yıl geçen yıl daha fazla çadırcı kampa gelirdi.

Sonra nemi oldu?

AKP’nin iktidar gelmesinden bir süre sonra, önce kampa gelenlere elektrik verilmez oldu. Sonra, kamp alanına  çadır kurmak tümüyle yasaklandı!

Saldayı;  Dünya  ve Türkiye, Maldivlere benzetildi diye mi tanıdı?

40 yıldan fazla zamandır bırakın Türkiyeyi, dünyadaki çevreciler, doğa severler Salda Gölü’nü biliyor tanıyor.

Çünkü; Salda Gölü Türkiye’nin en derin gölü. Salda Gölü’nün dibinde yoğun bir bitki örtüsü var. Salda Gölü; içinde yüzülürken suyu içilebilen, dünyanın az sayıdaki göllerinden biri. Salda Gölü’nün suyu pek çok cilt rahatsızlığını iyileştiriyor, sudan çıktıktan sonra tertemiz oluyorsunuz, cildiniz gerilmiyor, duşa girmeniz gerekmiyor. Salda Gölü kıyısında gündüz güneşte yanar, akşam ve gece battaniyelere sarılmazsanız üşürsünüz.

Salda Gölü’nü tanıtmaya bunlar yetmiyor mu? Salda Gölü’nü Maldivler benzetmesiyle keşfedenler bunları bilmiyor mu?

1960’lı  1970’li yıllar, ilimizde kooperatifciliğin altın yıllarıydı. Aynı dönem, öğretmen örgütlenmesinin ve İşçi sendikacılığınında da en başarılı olduğu süreçti.

Kooperatifcilikteki gelişme ve öğretmen örgütlenmesindeki güçlenme ne getirdi?

Emekçi kitlelerin mecliste temsilini.

12 Eylül Faşizmi, her alanda emekçilerin kazanılmış haklarına, demokratik örgütlenmelerine saldırırken, ilk yaptığı işlerden birisi; Töb Der-Tüs Der-Tüm Der, Köy Koop ve DİSK’i kapatıp, mal varlıklarına el koymak oldu!

Cumhuriyet döneminde ilk kooperatif 1929’da Giresun-Bulancak’ta kuruldu.

1931 yılında, Atatürk’ün öncülüğünde

“Türk Kooperatifciliği Derneği” kuruldu. Mersin’in Tekir Köyü’nde, Atatürk’ün de içinde bulunduğu 36 köylüyle birlikte,  tarım kredi kooperatifi kurma başvurusu yapıldı. 

Günün koşularına uygun bir kooperatifler yasasının çıkarılmaması ve başkaca  uygulamalarla, giderek gerileyen ülke kooperatifciliğinin işleyişi, perişanlığı ortada, biliniyor!

Gelin biz ülkemizde de uygulanması gereken, ama uygulanmayan çağdaş kooperatif işleyişlerinden bir örneğe, Hollanda’da uygulanan kooperatifcilik sistemine bakalım;

Hollanda’da satın aldığınız bir arazide, tarım ürünleri yetiştiriciliği yapmak istiyorsanız;

Önce arazinizin kayıtlı olduğu kooperatife gitmeniz gerekiyor!  Kooperatif arazinizde hangi ürünleri ekebileceğinizi size söylüyor! Sonrada, ürün maliyeti ve gider hesaplarını yapıp size gösteriyor! Eğer işletme sermayesine ihtiyaç duyuyorsanız borç para veriyor!ardından, kooperatifte görevli mühendisle araziye gidiliyor! Mühendis tarlayı inceleyip, teknik bilgileri ve neler yapmanız gerektiğini söylüyor!  Eğer yeterli aracınız yoksa kooperatif size araç sağlıyor! Kullanacağınız ilaçlar, gübreler, sular, kesim ve kontroller hakkında kooperatif size bilgi veriyor. 

Hasat zamanı geldiğinde, Kooperatif personel desteği de sağlıyor! Ürün depoya kaldırıldıktan sonra, yeminli eksperler taban fiyatı belirliyor! Daha sonra düzenlenen açık artırmada ürününüz satılıyor! Kooperatif size verdiği hizmetleri fatura edip, alacağınızdan kesiyor ve sizin kalan alacağınızı ödüyor!

Bir bizdeki kooperatif işleyişine, kooperatifleri yönlendiren kooperatifler yasasına bakın, birde Hollanda’daki koperatif uygulamasına ve yasasına.

İşte bu, kooperatifcilik ve başkaca uygulamalarla Hollanda, tamamı 41.543 bin kilometrekarelik topraklarında, tarım ürünleri yetiştirip, kendisini doyurduktan sonra dünyaya da ürün satıyor.

Türkiye ise 783.562 bin kilometrekare’lik, Hollanda’nın 18 katı büyüklüğünde topraklara sahipken, dışarıdan saman, buğday,  Arpa, nohut, pirinç, mercimek ve diğer tarımsal ürünleri ithal ediyor.

Bu tablo ile tarımsal ürünleri dışarıdan ithal eden ve 783.562 bin kilometrekare’lik toprağını işlemekten aciz ülke olarak; biz nasıl “Avrupa’da tarımda bir numara” oluyoruz? 

Hal böyle iken, bize tahıl ürünleri satan ülkeler, Avrupa’da tarımda başarı sıralamasında, bizim arkamızdan gelip nal mı topluyorlar!

Başta gıda olmak üzere tüketim maddelerinin fiyatlarının artmasını, en başta yoksulların, artan gıda fiyatları ile ezilmesini elbette istemeyiz! 

Ama görünen o ki; en başta ekmek olmak üzere, gıda fiyatlarındaki artış sürecek! Çünkü doğal gaz ve elektrik başta olmak üzere her şeye zam gelmeye başladı bile! Taşıma suyla döndürülmeye çalışılan bu devran! “Bu yetiştirme! üretme! dışarıdan al!” Anlayışının bedelini, her zaman olduğu gibi yine emekçiler, emeğiyle geçinen yoksullar ödeyecek!

AKP’ye oy veren yaklaşık %50’lik kitle her açıdan bütünlük teşkil eden yapı değildir!

AKP seçmeninin ortak noktası AKP’ye oy verip iktidara gelmektir!

AKP Genel Başkanı Erdoğan’dan, AKP’ye oy veren seçmenlere kadar, bütün yapıyı ortaklaştıran bir başka şeyde dindar söylemdir.

5 vakit namazını kılanların oranı çok yüksek olmamakla birlikte, dindar olmak, en azından dindar görünmek AKP’deki genel görüntüdür! 

AKP İl Yönetim Kurulu üyesi okurumla karşılaştık;

Gergin bir yüz ifasi ile bana “ Onların düzeninde var olmak başlıklı yazını okudum. Bir zamanlar bizde sizin düzeninizde var olmaya çalışmıştık. Ecevit zamanında, bu ülkeden gitmekten başka yol kalmadı, acaba başka ülkeye gitsem mi diye düşünmüştüm. O zaman devlete uzaktan bakıyorduk. Devlet imkanlarından yararlanamadık. Şimdi iktidardayız. Devlet imkanlarından yararlanma sırası bizde. Şimdi, birazda siz bizim düzenimizde var olmaya çalışın” dedi.

Sevgili okurum bunları inanarak söylemiştir muhtemelen!

Ama; Türkiye’de 1950 senesinde  çok partili sisteme geçilmesinin üzerinden 68 yıl geçti. 68 yıllık sürede, CHP ve DSP’nin iktidarda olduğu süre 10 yılı bile bulmaz!

Geriye kalan 60 yılda, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi,  Doğru Yol Partisi ve darbeciler iktidardaydı. Son onaltı yılda’da AKP iktidarda.

DP-AP-Anavatan-Doğru Yol partileri; AKP gibi değillerdi! AKP’nin içinden çıktığı Refah Partisi gibi hiç değillerdi. Dindar değillerdi ama, dindar söylemlerle dindarların da oyunu alırlardı!

Bu durumda dindarları devletten uzak tutan kimdi? CHP-DSP’ mi yoksa, dindar görünüp dindarların oyunu alan merkez liberal sağ partiler; DP-AP-Anap-DYP’ mi?

AKP il yönetim kurulunda görev yapan okurum ne diyor?

Şimdi iktidardayız, devleti yöneten biziz. Daha once devlet imkanlarından faydalanamadık. Şimdi sıra bizde.

AKP seçmenleri hemen hemen  ülkedeki bütün sosyal kesimleri kapsar. Ülkenin en yoksul kesimini oluşturanların çok büyük bölümü; Biz niye yoksuluz? 16 yıllık AKP iktidarında bizim alım gücümüz niye azaldı? Yoksulluğumuz niye arttı? sorusunu kendilerine ve iktidara sormadan, AKP’ye oy vermeye devam ederler.

Işsiz, devlet desteğiyle ayakta kalan yoksulların, bir üst konumunda yer alıp, emeğiyle geçinen kesim içinde de AKP seçmenleri önemli yer tutar. Onlar, zaman zaman alım güçlerinin giderek daha çok  düştüğünü görselerde, AKP’ye oy vermeye devam ederler.

Gelelim AKP iktidarında, devlet imkanlarını kullanarak gelir düzeyini sürekli artırıp, sosyal statülerini yükselten AKP seçmenlerine;

İşte AKP’yi ayakta tutan, AKP’nin il, ilçe örgütlenmesinden, merkez örgütlenmesine kadar değişik kademelerinde görev yapan bu kesimdir!

AKP karşısında muhalefet yapanların, özellikle sosyal demokratların, solcuların, sosyalistlerin, yazar çizer takımının, bilim insanlarının kafa yorması gereken konu budur;

Özellikle;  yoksul kesimlerin ve emeğiyle geçinenlerin, AKP’ye verdikleri desteğin ve açtıkları kredinin nedenleri iyi araştırılmalı. Bu kesimlerce, AKP’ye verilen destek ve açılan krediyi,  salt dil ve üslupla izah etmeye kalkmak, dindar söylem üzerinden açıklamaya yeltenmek bilim dışıdır.

Çünkü toplumlarda, sınıfsal çelişkilerle oluşan sosyal katmanların siyasi tercihleri, mutlak somut “neden”lere dayalıdır.  AKP’ye alternatif olmak için politikalar üretilecekse; önce  bu “neden” sorusunun cevabı bulunmalı!

Başkan Erdoğan’ın, kendisine bağlı olarak görev yapacak bakanları açıklamasının ardından, kamuoyunda en fazla dikkat çeken konu; yayınlanan Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle Merkez Bankası , BDDK, SPK ve Ziraat Bankası, Halk Bankası, Vakıflar Bankası ve Türkiye Kalkınma Bankası’ndan oluşan kamu bankalarının da, Hazine ve Maliye Bakanı damat Berat Albayrak’a bağlanmasıydı!

Konumuz bu değil! Bu konudaki gelişmeleri takip edersek, çok ilginç olaylar yaşayıp görebileceğimiz malum!

Diğer yandan, Erdoğan’ın, Kültür ve Turizm Bakanı olarak atadığı isim Mehmet Ersoy?

Peki Mehmet Ersoy kim?

Televizyonlarda reklamlarının sürekli karşımıza çıktığı ETS Tur ve Maxx Royal otellerinin sahibi işadamı.

Eee ne var bunda Turizmci bir bakanımız oldu fena mı?

Ülkenin  %50’sinin onayladığı  düzene göre fena olabilir mi hiç!

Gelelim Erdoğan’ın atadığı Sağlık Bakanı’na;

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca  Medipol Üniversitesi mütevelli heyeti Başkanı, Medipol özel Hastaneleri sahibi.

Bu atamada da, yürürlükteki sistem ve memleketteki hakim anlayışa aykırı bir yan görülmüyor!

3. sırada Erdoğan’ın Milli Eğitim Bakanlığı’na atadığı Ziya Selçuk var.

Ziya Selçuk, Maya Özel Okulları büyük hissedarı, bir bakıma sahibi.

Fakat burda, halihazırdaki anlayışa ters, bize sürpriz olan bir gelişme yaşandı. Milli Eğitim Bakanlığına atanan Ziya Selçuk, göreve atanır atanmaz, ilk iş olarak; büyük hissedarı olduğu Maya Özel Okulları’nın genel kurulunu toplayıp, okulların yönetimindeki görevlerinden ayrıldı ve tüm hisselerini devretti

İşte bu şaşırtıcı!

Milli Eğitim Bakanı Selçuk’un, basına ve sosyal medya üzerinden kamuoyuna yaptığı açıklamalar daha da şaşırtıcı!

Ne diyor Bakan Selçuk?

Toparlarsak; eğitim, öğretmenlerin üzerinde yükselir, önce öğretmenlerin sorunların çözüp, sonra onlardan alacağımız görüşle eğitim politikaları oluşturacağız!

Turizmci işadamını Kültür ve Turizm  Bakanı,  Özel hastaneler sahibini sağlık bakanı yaparsınız yapmasına! Ama, O bakanlarında, Milli Eğitim Bakanı gibi ticaretten ellerini çekmeleri gerekmez mi?

Ülkemizde  öyle sorunlar vardır ki; sağ sol ayırmadan, hepimizde kangren haline gelmiştir!

İşte bu sorunlardan birisi ve önemlisi; zamanın kıymetini bilmek ve iyi kullanmak.

Vali Hasan Şıldak, göreve geldiğinden bu yana, bütün çalışmalarında, özellikle gezilere gidişlerinde, Burdur’a iyi örnek olup, zamanın önemini kavrayamayanlara dakikliğiyle ders vermekte.

İlçe gezilerinde, il müdürleri ve basına ortak bir araç tahsis ederek savurganlığı önlemeside ayrıca takdire şayan.

Dileğimiz, milil eğitim bakanı’nın olumlu gelişmelerle bizi şaşırtmaya devam etmesi.

Vali Hasan Şıldak’ın; zamanın iyi kullanılması ve tasarruf konularında hepimize örnek olmaya devam etmesi.

Bu anlayış ve tarz Vali Can Direkçi’li yılları hatırlatmıyor mu?

Ülkede basın özgürlüğü sorunu var mı?

Bence artık yok! 

Daha da doğrusu, ülkede basın özgürlüğü sorunu, yok sayılacak kadar az!

Bir ülkede basın özgürlüğü sorunu nasıl var olur?

Basın mensuplarının yaptıkları haberler, yorumlar iktidarları rahatsız eder, kızdırır! 

Onlar da ilgili kurumları harekete geçirirler!  

Bu haberleri yapan basın mensupları ve onların yer aldığı gazeteler, televizyonlar, internet gazeteleri üzerine baskı uygulayıp, sansür koyarlar! 

Buda yetmezse, hükümetin beğenmediği, kızdığı haberler suç sayılır! 

İlgili kurumlar harekete geçirilir! 

Bu gazeteciler ve gazeteler, televizyonlar hakkında soruşturma açılır!

Bu formülü ülkemize uyarlarsak; 

Ülkemizde gazetelerin, televizyonların, internet gazetelerinin ezici çoğunluğu, hükümeti memnun etmek için haber yayıp yayınlamakta. Ve bu gazeteler, televizyonlar, internet gazeteleri ve buralarda görev yapan basın mensupları için, sansür uygulaması, basın özgürlüklerinin kısıtlanması söz konusu bile değildir!

Öte yandan, eser miktarda gazete, televizyon, internet sitesi gibi yayın organlarında görev yapan basın mensuplarının, basın özgürlüğünün kısıtlanması zaten bir önem arzetmez!

Malum; demokrasilerde belirleyici olan çoğunluktur! Ezici çoğunluğu teşkil eden basın yayın organları, hükümetle ters düşmeyecek haberler yapma konusunda özgürlerse, matematiksel demokrasi ölçeğinde, ülkede genel olarak basın özgürlüğü vardır! 

Basın özgürlüğü yoktur diyenler de, bu durumda kayda alınmayacak bir azınlığı teşkil ederler ki; 

Buda genel yargı ve tesbiti 

değiştirmeye yetmez!

Evet; gerçekten de ülkede basın özgürlüğüne genel bakış budur!

Ama keşke olaya birde şöyle baksalar;

Başkan Erdoğan; kendi ifadesi ile “Minareler süngümüz, kubbeler miğfer / Camiler kışlamız, mü’minler asker” şiirini okuyarak, “halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek” suçunu işlediği gerekçesiyle, 1999 yılında, 10 ay hapis ve 177 milyon TL para cezasına çarptırıldığında;

Yana yakıla, kendisine haksızlık yapıldığına dair haber yapabilecek gazeteciye, televizyoncuya ihtiyaç duymadı mı?

Hani derler ya;  “Unutulmamalıdır ki; adalet bir gün herkese lazım olur”

İşte; iktidarları memnun etmek için değil, doğru bildiğini, yapması gerektiğine inandığı haberleri yapan, yorumları yazan gazeteciler, gün gelir geçmişte olduğu gibi gelecektede herkese lazım olur! 

İşte o vakit, Keserin, sapın, hesabın döndü bir zaman gelir! Böylesi gazeteciler yana yakıla aranır! 

Aranırda bulunur mu ki?

Adnan Oktar ve cematının; yıllardır, herkesin bildiği yasadışılıklarını, iktidar, emniyet ve savcılar yeni mi öğrendi?

Çocuk tecavüzü, kadın kaçırma, zorla alakoyma, silahlı örgütle tehdit, şantaj, yabancı ülkelere ajanlık gibi, 30’a yakın suçlama ile yargılanacak olan Adnan Oktar, bu suç örgütünü hangi yapı arkasına saklamıştı?

4 kitabi dinde dahil olmak üzere, bütün dinler ve inançlar, aslında “yaradılmak”tan ötürü “yaradana” şükran, minnet, sevgi ile bağlanma anlayışındadır.

“Yaradılanlar” “yaradana” olan sevgi ve bağlılıklarını; ibadet ve başkaca yollarla ifade ederler.

Özellikle kitabi dinlerde, peygamberler, “yaradılanın” “yaradana” minnet ve bağlılığını, sevgi ile göstermesi çağrısında bulunurlar… “Yaradılanların” “yaradana” sevgi ile bağlanması anlayışı hüküm sürdüğü sürece, peygamberler dışında, “yaradanla” “yaradılan” arasına kimsenin girmesine ihtiyaç kalmaz!

Ne zaman ki; dinlerin, mensupları üzerinde, “yaradan” korkusu hakim kılınır! İşte o zaman, tarikatlar, cemaatlar ortaya çıkıp, “yaradan” korkusu baskısı ile “yaradan”ın emirlerini yerine getirmede; tek doğru yolun, “kendi cemaat ve tarikatlarına dahil olmak” olduğu görüşünü dayatırlar.

Üstelik; hemen hemen bütün din ve inçlarda tarikatlar, kendilerinden başka doğru tarikat olmadığını söyler, kendileri dışındaki tarikatları, sapkınlıkla suçlayıp, düşman ilan ederler.

Bu yapı; tarikatlara; “kendi doğrularını hayata geçirmek için”, “kendilerine herşeyin mübah olduğu” anlayışını da getirir.

Yalnız ülkemizde değil, başka ülkelerde de tarikatlar; iktidara gelmek, kendi anlayışlarını iktidarda görmek için, siyasi partileri, siyasileri, bürokratları etkileri altına almaya yönelirler! Eğitim, emniyet, ordu, yargı ve diğer kurumları ele geçirmek için çalışırlar.

Tarikatlar, güçlenerek,

yaygınlaşarak, iktidarları kontrolleri altına alsalar da! Yasal sınırları zorlayıp, kendilerine meşru zeminler yaratsalar da! Yer altında çalışma, gizllik görüntüsü vermekten asla vazgeçmezler. Çünkü onlara göre; tarikatları, inançları, daima baskı altındadır! Kendilerinden başka herkes onlara düşmandır! 

En başında söylediğimi gibi; tarikatları var edip güçlendiren; “yaradan”dan korkulması gerektiği dayatmasıdır!

Tarikat ve cemaatlar, yüzlerce, binlerce yıldır var! Var olmaya da devam edecekler! Ama olması gereken, cemaat ve tarikatlara, yasalar nezdinde ayrıcalık tanınmamasıdır. Yasa dışına çıkan tarikatlara, yasal yaptırımların uygulanmasıdır!

Ülkemizde tarikatların, ticari, siyasi ve diğer bütün alanlarda, ne denli güçlü olduklarını! Ama bu güçlerinin, devlet  denetiminden uzak olduğunu herkes bilir!  Ama nedense, iktidarlar, güvenlik güçleri ve savcılar bilmez!

Neden?

“Yaradan” “yaradılana” “yaradılmak”tan ötürü, sevgi ile bağlanıp, sevgisini, minnetini ibadetlerle ve  başka yollarla ifade edebiliyorsa, tarikatlara cemaatlara gerek kalır mı?

Tarikatları varedip ayakta tutan; yarattıkları  “yaradan” korkusudur. 

Tarikat liderleri, yarattıkları “yaradan” korkusu üzerinden; kendilerini “yaradan” ile “yaradılan” arasına yerleştirip, kendilerinden de korkulmasını sağlarlar!

Halbuki Yunus; herşeyi bir yana bırakıp, korkuları yıkarak, doğrudan  “yaradana”  yönelip, ona olan sevgisini mutlaklaştırarak ne diyor?

Bana seni gerek seni.