Güncel Haberler - Burdur Gazetesi | Burdur Haberleri, Burdur Haber
Hasan TÜRKEL

Hasan TÜRKEL

Web sitesi adresi: http://www.burdurgazetesi.com

Döviz aldı başını gidiyor. Başta Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri, bakanları sanki beklenenden erken gelmiş bir felaketin şokunu yaşıyor gibiler!

AKP tabanında ise bir şaşkınlık bir belirsizlik hakim! Çünkü AKP tabanı böylesi bir kriz halinde, bekledikleri, umut veren açıklamaları yukarıdakilerden alamıyor, önlerini göremiyorlar. Geçtiğimiz Şubat ayında bir okurum, “ülkenin önde gelen bir holding yöneticisinin kendisine, Dolar’ın 3-4 ay içinde 7 liraya çıkabileceğini söylediği” bilgisini aktarmıştı!

Bu bilgi benimle paylaşıldığında, ortada henüz erken seçim kararı yoktu. Ekonomide var olan kriz halka daha tam olarak yansımamıştı. Bilgi kaynağınıda yazma imkanım olmadığı için, bu bilgiyi köşemde dile getirmedim. Ayrıca böylesi bir bilgiyi açıklamak felaket tellallığı olarak değerlendirilebilirdi.

Yine yaklaşık aynı zamanlarda başka bir okurumda; “özel bir banka genel müdürünün kendisine, dış borç faizlerinin ödenmesinde bir tıkanma noktasına gelindiği, Nisan ve Mayıs aylarında ödemelerin son bir kez daha yapılabileceği, ancak Haziran’da artık ödeme yapılamaz hale gelineceği” bilgisi verdiğini söylemişti.

Bu bilgiler bana geldiği sıralarda , Erdoğan, ekonominin ne kadar iyi durumda olduğunu anlatıyor, bakanlar ekonominin coştuğu müjdesi veriyor, Başbakan Yıldırım’da, Türkiyenin tarımda dünyada bir numara olduğunu söylüyordu!

İşin aslına bakarsanız, ülke ekonomisi uzun zamandan beri zordaydı. Yanlış ekonomi politikaları, savurganlık, soygun, yolsuzluk, ülkeyi yalnızlaştıran, hem Rusyaya hem Amerikaya oynayan, istikrarsız, güven vermeyen dış politika ve tabi yıllarca dövizle borçlanılarak yapılan, üretime istihdama dayanmayan, müteahit firmaları ve onların işbirlikçilerini zengin eden yatırımlar. Yerli üreticiyi desteklemeyip, tarım ve hayvancılık  ürünleri dahil pek çok şeyin ithalatı yoluna gidilmesi, ülkeyi, artık içinde yaşayıp iyice hissettiğimiz büyük bir krize getirdi.

Bu arada;  “Erdoğan’ın 24 Haziran seçimlerine kazanmak için değil, kaybetmek için gireceği, erken seçim kararını alırken niyetinin, ekonomik kriz patlamadan erken seçime gidip, krizin faturasını 24 haziranda iktidara gelecek başka partilere yıkmak olduğu” görüşleri de dillendiriliyor.

24 Haziran’da  Erdoğan’ın ve AKP’nin seçimleri kazanma  şansları yok gibi görünüyor. Ayrıca seçimi kazanarak, ekonomik krizin içinde boğulmaya niyetlerinin olmadığı da söylenebilir.

Miillet ittifakı içindeki partilerin, Cumhurbaşkanlığını kazanıp, parlamentoda çoğunluğu sağlamaları, özellikle yeni dış politika, Suriye, Suriyeli göçmenler konularında  Türkiyeyi bir rahatlamaya sokacaktır.

Erdoğan’ın o Eeeeey diye başlayan hesapsız cümleleri yerine, ölçülü, kararlı bir şekilde yürütülecek dış politika ile Amerika ve Avrupa ile ilişkiler tutarlı düzeyli bir hale getirilebilir. AB konusunda da önemli gelişmeler sağlanabilir.

Dış borç faiz ödemelerinde de bir süre Türkiyeye yeni imkanlar yaratılabilir.

Ama seçimler sonrası, ülkeyi ve iktidara gelecekleri bekleyen ağır bir ekonomik krizdir. Dövizdeki  yükselişin getireceği büyük oranlı devalüasyondur. 

Devalüasyon demek, TL’nin alım gücünün azaltılması,  halkın cebindeki paranın alım gücünün düşürülmesi, emekçilerin, ücretlilerin, işçinin, memurun, köylünün, küçük esnafın daha da yoksullaşması demektir!

Soygun, yalan, talan, hukuksuzluk, beceriksizlik,  ülke gelirlerinin Fetö ve diğer tarikatlara peşkeş çekilmesi ülkeyi bitirdi.

Önümüzdeki dönemde bu kriz bütün ülkeyi vuracak; şirketler, İflaslara, kapanmalara, küçülmelere yönelip işçi çıkaracaklar. Krizden sermaye sahiplerinin bir bölümü zarar görecek, bir bölümü ise  krizi kullanıp, krizden büyüyerek çıkacak.

Krizden en büyük zararı, yoksulluk ve açlık sınırı altında ücret alanlar, yoksullar, gecekondularda yaşayanlar, yoksul köylüler, işçiler, memurlar,  asgari ücretliler, küçük esnaflar,  yani emeği ile geçinenler görecek.

Ekonomik krizlerin yaşandığı ülkelerde, işçiler, memurlar, gençler, kadınlar, üretici köylüler sahte, sarı  örgülenmelerle kandırılmışlarsa ve  gerçek anlamda örgütlü değillerse; krizin faturası daima emekçilere çıkar!  Gerisi hikaye

 

Biz değil Erdoğan düşünsün! - 5.0 out of 5 based on 1 vote

Anadolu’nun zalime karşı durma, zulme boyun eğmeme geleneği çok eski çok köklüdür.

Peki o zaman neden hala zalimler hükmedip zulüm yapıyor?

Bu sorunun cevabını ninem yıllarca önce vermişti bana;

“Dünya iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.”

Ayrıca çobanın kepeneğiyle ürküttüğü koyunların arasında olmak, boyun eğmek, olanı biteni görüpte görmezden gelmek, zalimin zulmüne ortak olup onun kılıcını sallamak kolay!

Hangi devirde olursa olsun, hangi zamanda yaşanırsa yaşansın, zalime karşı durmak, zulme kafa tutup direnmek zor!

Ammaaa geriye dönüp baktığımızda, kötüler, zorbalar, diktatörler,  halkı aldatıp soyanlar, onların kemik yalayıcıları,  yalan yeminle sahte dindarlıkla iktidarlarını sürdürenler, eninde sonunda tarihin çöplüğüne gidiyor!

Zalimin zulmüne direnen, akıl, bilim, hak, adalet, adil paylaşım, kardeşlik yolunda yürüyüp, ülkesi, halkı için, mazlumlar için canlarını ortaya koyanlar,  Pirsultanlar, Şeyh Bedreddinler, Nazımlar, Denizler, Yaşar Kemaller, Güneyler, mahzuniler ve daha pek çokları, sözleri, şiirleri, türküleri, kitapları, filmleri, oyunları, resimleri, ile anılırken, zalimin kılıcı olan “Hızır Paşalar”a lanet okunmakta.

Oyun içinde oyun oynanmakta. Dedikodunun bini bir para.

Neymiş seçimi kaybetsede iktidardan gitmezmiş...

Gidecek!

Ya yine seçim kazanıp iktidarda kalırsa ne olacakmış?

Şimdiye kadar ne olduysa o!

Ben bu yaşıma gelinceye dek sağı, solu, dindarları birleştiren koalisyonlar gördüm, yaşadım.

Ama muhalefetteki sağın, solun, dindarın, seçime aynı ittifak içinde girip, oy pusulasında aynı karede olduğuna ilk kez şahidim!

Demek ki; iş buraya kadar gelmiş... AKP iktidarı ve lideri Erdoğan, sağıda-soluda-dindarıda, herkesi karşısına alıp, ülkenin en az yarısına illallah dedirtmiş! 

Böylesine kenetlenmiş bir muhalefet 24 Haziran seçimlerini kazanır mı? 

Kazanır!

Kazanmazsa;  

Biz yine aynı kararlılıkla yola devam ederiz.

Gerisini de bırakın, böyle bir muhalefeti, CHP- İyi Parti-Saadet ve HDP’yi, yani neredeyse ülkeyi karşısına alarak iktidar olacak olan Erdoğan düşünsün! Onuda biz mi düşüneceğiz!

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından günümüze dek yobazlar, Savaşı Mustafa Kemal komutasındaki subayların, askerlerin, milletin değil, yeşil sarıklı evliyaların kazandığı yalanını yaydılar!

Kimdi bunları söyleyen yobazlar?

İngilizlerle işbirliği yapan Padişah Vahdettin’in,  İngiliz altınlarıyla toplayıp, kuvayı Milliyecilere saldırttığı Anzavur isyancıları ve diğer isyancı hainlerin kalıntıları!

Düşmanın denize dökülüp, bağımsızlığın kazanılmasından sonra; Kuvayı Milliye subayları ve askerlerine saldırıp, onları kudurmuş yobazlara linç ettiren bu haydutlara ne oldu? Nereye gittiler? Arap çöllerine mi kaçtılar?

AKP İktidarında her Milli Bayram öncesinde olduğu gibi; “Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı” öncesinde de, Mustafa Kemal Atatürk’ün adının yer almadığı kutlama mesajları yayınlandı!

Behey takiyyeciler, Atatürk’ün adının yer almadığı mesajlarla kutladığınız, kutluyor görünmeye çalıştığınız bayramın adı ne?

“Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı!”

Bu bayramı kutlamak için, Atatürk’ün adını anmadan yazdığınız mesajlara, yalnız kargalar değil, başını kuma gömüp, kıçını açıkta bırakarak saklandığını sanan,  Devekuşları bile; “Benden de aptallar varmış” diye gülmez mi?

Mustafa Kemal, daha Kurtuluş Savaşı sürerken, mecliste ağır eleştirilere maruz kaldı. Savaşın kazanılmasından, Cumhuriyet’in ilanından sonra da bu eleştiriler sürdü. 

Şevket Süreyya Aydemir, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Hasan İzzettin Dinamo, Kemal Tahir ve başkaca solcu aydınlar, yazarlar, şairler, gazeteciler Mustafa Kemal’i, sağlığında da ölümünden sonrada eleştirdiler.  Ama, onun Kurtuluş Savaşı’nın Muzaffer Komutanı, Cumhuriyetin Kurucu lideri olma vasıflarına asla saygısızlık etmediler. Onun; büyük komutan, büyük devlet adamı, büyük siyasetçi  olduğunu da asla inkar etmediler.

Yobazların, kafatascıların; sağlığında, kendisine ve çocuklarına  sahip çıkmadıkları,  daha sonra adını kullandıkları İstiklal Marşımız’ın Şairi Mehmet Akif;

Mustafa Kemal’e muhalif olup Mısır’a yerleşti! Peki 1936’ da ülkesine döndükten sonra ne demişti?

“Allah benim ömrümden alıp Mustafa Kemal’e versin!”

Eeeeey  gafiller! Sinsice, korkakca metinlerle, tabanlarına Mustafa Kemal’e saldırı mesajını vermeye çalışanlar;

Bırakın bu takiyye makiyye ayaklarını! Mustafa Kemal’i eleştirebiliyorsanız, eleştiri yapabilecek malzemeniz varsa çıkın ortaya açıktan eleştirin. Eleştirilerinize katılsakta, katılmasakta, söz söyleme özgürlüğünüzü sonuna dek savunalım! 

Eeeeey Mustafa Kemal’in başarılarının sembolü olan Milli Bayramları, Mustafa Kemal’in adının yer almadığı mesajlarla kutlamaya kalkanlar;

Milli Bayramların kutlanmasına engel olan, kısıtlama getiren, “gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet” içinde bulunanlar;

Siz her ne kadar kıçınızı açıkta bırakıp, başınızı kuma gömsenizde; 

İnternet devrinde, dünyanın her yerinden, Mustafa Kemal’e dair  başarılara, açık yüreklice yapılmış, eleştirilere ilişkin bilgi ve belgelere bir tıkla ulaşmak artık mümkün!

Ama belli ki;

Sizin kafalarınız, Anzavur isyanları zamanında gömdüğünüz kumlarda kalmış! Çıkardığınız seslerden de kötü kokular gelmekte!

Yetivesin gali

17 May 2018

Köprübaşında toplanıp sohbet edenlerin konuşmalarına kulak veriyorum;

Birisi korku ve kaygılarına dile getirerek soruyor;

Bu adam seçimi kaybetse de iktidarı bırakıp getmez! Geder mi?

Diğeri cevap veriyor;

Geder geder getmeyipte netcek? Demirel, Özal nasıl gettiyse oda getcek. Sırası gelen getmeli demi. Hem yorulduk demeyomu, demir yorgunluğu va demedi mi? Yetivesin gali! Bu gadar zamanda demir olsa yorulur. Hep oy vedik emme, yeter gali! Yetmez mi?

Bu konuşmalar pek çok yerde yapılıyor. Pek çok kişi, daha önce Erdoğan’a oy verse de şimdi oy vermek niyetinde değil! Ama kaygılı! Erdoğan’ın 24 Haziran’da seçimi kaybetsede, ne edip edip iktidarı, sarayı bırakmayacağı kaygısı vatandaşın dilinde!

Hatırlıyorum; Cumhurbaşkanı olduktan bir süre sonra Özal’a ilk darbe kendi partisi Anap’ın yöneticilerinden geldi!

Cumhurbaşkanlığı süresi dolup Çankaya Köşkü’nden ayrıldıktan sonra Demirel’in kapısını çalan olmadı!

Yaşarsak göreceğiz, Demirel ve Özal’ın yaşadıkların Erdoğan’da yaşayacak!

16 yıl iktidarda kalmayı başaran, bütün seçimlerden galip çıkan Erdoğan’ın etrafındakiler, sırf Erdoğana olan hayranlık ve bağlılıklarından dolayı mı onun karşısında saf saf dizilip el pençe divan duruyorlar?

Cevabı belli arı bal alacağı çiçeği bilir!

Peki ya çiçekte bal bitince?

Bu sorunun cevabının bir kısmını, 24 Haziran seçimleri öncesi, kalan kısmını da 24 Haziran seçimleri sonrası alacağız.

Daha önceki seçimler öncesi vatandaşa el altından pompalanan neydi?

Erdoğan giderse faiz, döviz, enflasyon yükselir! Kredi ile ev araba alanlar, banka kredileri ile ticaret yapanlar zora düşer!

Dolar 4 lira 40 kuruşu gördü, seçimlere kadar 5 lirayı geçebileceği söyleniyor. Erdoğan giderse ekonomi çöker yalanları artık sökmez oldu!  Çünkü; Ekonomi Erdoğan başta iken çöktü zaten. O zaman başka bir korku yaratmak lazım;

Erdoğan 24 Haziran Seçimlerini kaybetsede gitmez!

Gider gider tıpış tıpış gider! Yalnız benim merak ettiğim şey, Cumhurbaşkanlığı seçimini kaybedip giderken, arkasında bıraktığı saraya dönüp dönüp bakacak mı? bakmayacak mı?

Vatandaşın dediği gibi “getmeyipte netcek? Yetivesin gali.

Tamam mı?

15 May 2018

Son dönemde; bu köşeden AKP’ye dolayısı ile AKP Genel Başkanı Erdoğan’a yönelik pek çok eleştiri yönelttik! Peki AKP İktidarı, Türkiye’ye yönelik kayda değer hiç mi iyi ve ve önemli birşey yapmadı?

Yapmaz mı? Yaptı elbet!

Hem, bozuk saat bile günde iki defa doğru vakti göstermez mi?

AK Parti ve lideri Erdoğan, bilmeyerek istemeyerekte olsa, bu ülkeye, ülke halkına öyle büyük bir iyilik ve hizmette bulundular ki;

Bu iyilikleri, muhtemelen 24 Haziran’da tescil edilip tarihe geçecektir!

Eeeee neymiş peki bu tarihe geçecek önemli hizmet?

Soruyu cevaplamadan gelin biraz daha top çevirelim!

Osmanlı’nın son döneminde, yöneticilerin acizliği, köhnemiş saltanat,  sürekli kaybedilen savaşlar, toprak kayıpları, kaybedilen topraklardan Anadolu’ya ardı arkası kesilmez sürekli göç, yokluk, yoksulluk, idari, siyasal, sosyal kargaşa; çaresizlik ve sahipsizlikle insanları,  dini bir ökse otu gibi kullanan tarikatlara, cemaatlere, muskacılara, üfürükcülere itti.

Kurtuluş Savaşı’na giden yolları açan, Erzurum, Sivas Kongreleri’ne Doğuyu temsilen katılan şeyhler, şıhlar, işgal altında olan bir ülkede, dinin özgürce yaşanamayacağı bilinciyle, Mustafa Kemal’e destek verdiler! Ancak, onların önemli bir kısmı, Kurtuluş Savaşı’nın ardından saltanatın, halifeliğin kaldırılması konusunda, Mustafa Kemal’le yollarını ayırdılar. Hatta Şeyh Sait isyanı, göstermelik “din elden gidiyor” teraneleri ile çıkartılıp sürdürüldü. Ama sonradan, isyanın arkasında İngiliz altınlarının olduğu anlaşıldı.

Mustafa Kemali’in ölümünden sonraki tek parti sürecinde, 2. dünya savaşı koşulları ve yapılan yanlış siyasal, sosyal uygulamalar;

Tekkelerin, zaviyelerin kapatılıp tarikatların dağıtılmasından sonra, yer altına çekilen yobazların, Demokrat Partiye yönelmelerine neden oldu. Demokrat Parti, kadroları itibariyle aslında  dinci değil, liberal bir partiydi. Ancak, DP’ye oy veren, oy verdirenlerin bir kısmı, illegal yapıya geçmiş tarikatların cemaatların kontrol edip, yönlendirdiği seçmenlerdi.

1960 darbesinden sonra da, tarikat ve cemaatlar, DP’nin devamı olan AP’ye yöneldiler. DP’ye AP’ye yönelimde, tabanı etkileyen propağanda; “dindar görünme, dindarların dürüst çalışkan ve dine sahip çıkmaları” üzerineydi.

Milli Nizam Partisi oluşumu ile dindarların bir kısmı, başka partilere vekalet vermek yerine kendileri siyasete girdiler.

Ancak dinin gerekleri ile yönetilip yaşama talepleri üzerine  yapılan siyaset, belli bir büyümeden sonra tıkandı.

ABD’nin ılımlı islam projesi rüzgarını arkasına alan Erdoğan liderliğindeki AKP, dindar olmanın şart olmadığı dindar görünmenin yeterli olduğu mutabakatı ile başlangıçta liberallerin de desteğini alarak iktidar yoluna çıktı. Aynı anlayışla iktidara geldi. Her başarısızlık ve beceriksizliğin ülkeye çıkardığı ağır faturalar, dindarlık, dindar görünme maskesiyle savuşturuldu. Ama, dindar görünmenin yarattığı avantaj, artık dibe vuran ekonomi gemisini yüzüyor göstermeye yetmiyor. Bu ülkede, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana köpürtülen;  “dindarların baskı altında olduğu, dindarların iktidara gelmeleri ile ülkenin yeniden Osmanlı’nın şaşalı günlerine döneceği” görüşünün yanlışlığı, denenerek, yaşanarak görüldü!

Ve anlaşıldı ki, ülke  ve ülkenin geleceğinin teminatı; dindarlık, dindar görünme değil, örgütlü toplum, toplumsal mücadele ve denetim sistemidir.

16 yıllık AKP iktidarı;

Dindar görünenlerin, ülkeyi soymada, köşeyi dönmede, ekonomiyi batırmada  ne kadar başarılı olduklarını!

Ülke yönetiminde de ne kadar başarısız olduklarını!

Dindar görünmenin, dürüstlük ve başarı için bir teminat olmadığını gösterme dimi?

Neymiş efendim?  16 yıllık deneyim sonunda gördük ki;

Her sakallıyı dedemiz sanmayacak, dindar görünenlere de kanmayacak mışız!

AKP iktidarı bize bunu öğretmedi mi? Ülkeye bundan büyük hizmet olur mu?

Şimdi soralım; Devam mı? Tamam mı?

Dünyadaki pek çok ülke gibi, bizim ülkemizde emperyalizme bağımlı kapitalist sistemin hakim olduğu bir ülke.

Ülkemizde faaliyet göstererek iktidara gelen ya da iktidar alternatifi olmaya çalışan partiler kapitalist sistemin parçası.

Kapitalizm; üretim araçlarını ellerinde bulunduranların, çalıştırdıkları insanlara, ürettikleri değerin bir kısmını ücret olarak ödeyip, kalan kısmına el koydukları sömürü sistemidir. 

Ancak, kapitalist sistemin işleyişi, bu tanımdaki kadar açık, anlaşılır değildir. Kendi içinde pek çok çelişkiler, karmaşık ilişkiler oluşturur.

AKP, ülkedeki üretimin kaymağını yiyen emperyalizmin yerli ortağı büyük sermaye ye karşı, paylaşım mücadelesi veren, daha alt sermaye gruplarının kontrolündeki partidir.

Ülkemizdeki büyük sermaye grupları, çok partili sisteme geçilmesinden itibaren, Demokrat Parti’ye, onun devamı olduğunu söyleyen Adalet Partisi’ne ve Anavatan Partisi’ne destek verdiler. Sistem içi parti olmasına rağmen, antiemperyalist söylemlerle iktidara gelen CHP’nin, iktidardan düşürülmesi için devreye girdiler. Hatta, gazetelere verdikleri tam sayfalık duyurularla CHP’yi yıpratma yoluna gittiler.

Seçimlere katılıp iktidara talip olan partilerin hepsi, kapitalist sisteme alternatif başka bir sistem önermemekle birlikte, sistemin işleyişine dair  halka farklı önermelerde bulunabilirler.

Desteklediği partilerin iktidara gelmesini sağlayarak, perde arkasından ülkeyi yöneten ve giderek sermayesini ve ekonomik alandaki hakimiyetini genişleten büyük sermaye;

Bir taraftanda, sistemin sürekliliğini sağlamak için, toplumsal patlamaları, başkaldırıyı önlemek adına, üzerini  boyayıp makyajlayarak, Kapitalizm’i  üzeri tatlandırıcı ile kaplanmış acı ilaçlar gibi halka yutturur.

16 yıllık AKP iktidarında deniz bitti, tekne karaya oturmak üzere. Büyük sermaye grupları, AKP’nin uyguladığı vahşi kapitalizm modeline; OHAL’e, ekonomiye yapılan müdahelelere, işte busebeple, yani geminin karaya oturtulması tehlikesi nedeniyle karşıydı.

Neden?

Çünkü; büyük sermaye, kapitalizmin acı haplarının halka doğrudan yutturulmasının, giderek bir başkaldırıya yol açabileceğini bilir. Sistemde var olan çelişkilerin keskinleşmesini, bu keskinleşme ile kapitalist sisteme alternatif başka sistemlerin gündeme getirilmesini istemez.

Erdoğan 16 yıl boyunca, ülkeyi baskı ve kontrol mekanizmasıyla yönetmeyi başardı! Ama  bu uygulama;  halkın sistemi sorgulamasına, kendi halinde uyuyan kesimlerin uyanmasına yol açtı.

Kapitalist sistemin beyni, büyük sermaye,  genellikle, göstermelik demokrasi modelini tercih eder. Bu modelle,  toplumda oluşan rahatsızlıkların, tepkilerin sistem içi tercih  ve müdahalelerle giderilmesinden yanadır. Oysa AKP, kendi seçmen kitlesi dışındaki kesimlerin yaşam alanlarını öylesine daralttı ki; Erdoğan gak dediğinde,  Yıldırım guk dediğinde, ülkedeki televizyon kanallarının tamamı, canlı yayınlarını bile kesip onların konuşmalarını yayınlamakta.

Ordu, emniyet, MİT, yargı, basın, medya, parlamento, sendikalar, odalar, meslek birlikleri, her şey ama her şey Erdoğan’ın kontrolünde! Ama bütün bunlara rağmen, önümüzdeki seçimleri kaybetme olasılığı çok yüksek!

Kaybetmese de, yani seçimleri kazansa da bu bir pirüs zaferi olacak! Çünkü! savurganlıklar, yolsuzluklar, plansız, programsız, ülkenin geleceğine ipotek koyan güya yatırımlar,  ülkeyi de, denizi de   bitirdi. Tekne kanaya vuruyor! Ülke hızla, kapitalist sistemin gerçek yüzünün açığa çıkmasına, sömürülenlerin sistemi sorgulamasına neden olabilecek, ağır ekonomik ve sosyal krizlere doğru yol almakta.

Sınıf mücadelesi vererek iktidara yürüyen siyasi hareketlerin köşeli politikaları katı ilkeleri vardır. İktidar için, emeği ile geçinen her kesimin yer alabileceği emek cephesini örme anlayışında da yine aynı ilkeler geçerlidir.

Korkuyorlar!

03 May 2018

Son dönemde yapılan anketler, 16 yıldan bu yana ilk kez, AKP’nin seçimleri  kaybetme olasılığını açıkca ortaya koyuyor. Yine anketler, ilk kez bu seçimler öncesi, AKP’ye oy vermekten vazgeçen, ama anketlerde bu tavrını açıkca ortaya koymaktan korkup kaçınan kararsız seçmenlerin, ne kadar büyük oranda olduğunu da ortaya koyuyor. İşte Erdoğan’ı düşündüren, seçimler öncesi ortaya çıkan bu kararsızlar oranının yüksekliğidir. 

Solcular Sosyalistler neredeyiz? - 4.0 out of 5 based on 1 vote

Sene 1980, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi Genel Merkezi, illere gönderdiği yazı ile il örgütünü güçlendirmek için, Anadolu’daki parti üyelerinden şartları elveren, kendi imkanları ve yetenekleri ile İstanbul’da yaşamını sürdürebilecekleri İstanbula çağırdı.

O şartlarda, kendi imkanları ile İstanbul’da iş bularak parti çalışmalarına katılmayı göze alan pek çok kişi, yaşadığı ilden ayırılıp İstanbula yerleşerek parti çalışmaların sürdürdü.

Tabi 12 Eylül öncesinde yapılan bu fedakarlık önemliydi ama, 12 Eylül’den sonra illegal parti örgütlenmesiyle  mücadeleyi sürdürenlerin yaptıkları ve yaşadıkları ile mukayese edildiğinde, bu yapılan büyük bir fedakarlık değildi.

12 Eylül sonrasında, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi  Faşizm şartlarına direnebilecek, Konspirasyon kuralları (gizlilik) içinde, bir örgüt modeli geliştirdi. Bu modelle pek çok parti üyesi, hatta aranan parti yöneticileri ve üyeler, parti emri ile il değiştirdiler, ilden ile geçtiler. Partiye mali kaynak için aidatlar, bağışlar toplandı, ticari faaliyetlerde bulunuldu. Yayınlar çıkarıldı, kasetler dolduruldu, Gerçek Gazetesi, bildiriler, dergiler gizlilik içinde yoldaşlara ulaştırıldı.

İnsanların, sorgusuz sualsiz işkenceye alınıp, yıllarca mapuslarda çürütüldüğü veya yok edildiği dönemde, Sosyalist Parti örgütlenmesini ülkede oluşturmak, yaşatmak, şimdiki şartlarla mukayese edilemeyecek kadar büyük cesaret, inanç, direnç ve yaratıcılık gerektiriyordu.

Gizlilik koşulları içinde, her an ihbar edilme, yakalanma, işkence ve ölüm korkusuyla, yeraltı örgütlenmesinde görev almak hiçte kolay olmadı. 

Örgütlenmenin başında herkes tedirgin, umutsuz korku içinde beklemede iken, örgütün en fedakar, yürekli öncü unsurları, illerde örgütlenmeyi oluşturmak için partililerle görüşmeler yaptıklarında, hepimiz işin acemisi olarak başlangıçta korktuk. 

Sonra inançlarımız baskın geldi, bizden daha tecrübeli yoldaşların bize aktardıkları kural ve yöntemlerle korkularımızı yenip, pratiğimizi geliştirerek, en ağır Faşizm koşullarında dahi örgütlenilebileceğimizi gördük. Sonra bizde, başkalarının korkularını yenip, mücadele kararlılığı göstermelerini sağladık.

Tabi bütün bu yapılanlar büyük başarıydı fakat  bizim Faşizmi yenmemize, kalıcı güçlü bir siyasi hareket haline gelmemize yetmedi. Ama, bazı istisnalar hariç, hepimiz o dönemde yaptıklarımızdan pişmanlık değil onur duyduk. Hatta, 12 Eylül Faşizmi’ne karşı oluşturduğumuz illegal örgütlenme mücadelesinde, yaşadığımız sıkıntı ve korkulardan daha büyük ve güzel duygular yaşadık, yaşattık.  Bilgi ve beceri kazandık.

Bunları yazdım çünkü üzülüyorum. Çünkü  günümüzde ne yazık ki; biz Solcular, Sosyalistler,12 Eylül Faşizmi ile kıyaslanamayacak ölçüde daha iyi koşullarda olmamıza rağmen, güçlü örgütlenmeler oluşturamadık. Bırakın güçlü örgütlenmeyi ÖDP süreci gibi bir büyük fırsatı, kısır, bencil, faydacı, cahilce tavırlarla heba ettik.

İşte şimdi, 24 Haziran seçimleri öncesi ülke, var olmak yok olmak ölçüsünde önemli  ağır bir döneme doğru yol alıyor. Tek adamcı otoriter zihniyetin, ülkeyi halkı nereye götürebileceği konusuna en çok Sosyalistler’in, Solcular’ın kafa yormaları, çözüm üretmeleri, sokakta, hayatın içinde olmaları gerekirken, ortada görünen yalnızca CHP, yalnızca Sosyal Demokratlar. 

Bu tablo mutlaka nesnel koşulların ürünüdür biliyorum. Solcuların, Sosyalistlerin örgütsüzlüğünü, dağınıklığını sessizliğini duygusal bakışla tahlil edemeyiz! Arkasındaki sebepleri araştırıp görmek lazım, onu da biliyorum. Ama bu bildiklerim, dağınıklığımızı, örgütsüzlügümüzü, hiçliğimizi; geçmişte verdiğimiz  büyük mücadele ile mukayese etmeme engel olmuyor!

Bu bildiklerim beni teselli etmiyor, üzülmemi engellememe yetmiyor. Solcular, Sosyalistler, yoldaşlar neredeyiz?

Günümüzde, pek çok ülkede Siyasi Partiler, güçbirlikleri ile seçimlere girip iktidara geliyorlar. Ve yine pek çok ülke, günümüzde başarılı koalisyonlarla yönetiliyor. Siyasi tarihte, siyasi partiler arası gücbirliği, ittifak yöntemini ilk kez uygulamaya sokarak, devrimle iktidara gelme başarısını gösteren Komünist Partilerdir. 

Komünist Partiler, Rusya’dan Küba’ya kadar, pek çok ülkede,  başta Çiftçi Partileri olmak üzere, toplumun farklı kesimlerini temsil eden siyasi partilerle, ittifaklar yaparak iktidara gelebildiler.

1970’li yıllarda, sağ sol güçler arasında başlayan silahlı çatışmanın son erdirilmesini isteyen, Emperyalizm’in, bu çatışmaları, silah tüccarları eliyle kışkırttığını anlayan Gazeteci Abdi İpekçi, bu çatışmaların önlenmesi, çatışmasızlıkta uzlaşma sağlanması girişimlerini planlarken öldürüldü.

Geçtiğimiz yıllarda da  Kürt sorununun çözümü için, Emperyalistlerin aradan çıkarılmasına çabalayan pek çok siyasetci, aydın ve bürokratta öldürüldü.

Şimdi ülke yine çok önemli bir kutuplaşmanın ortasında. CHP-İyi Parti yada Saadet,  tek başlarına Cumhurbaşkanlığı’nı kazanıp, parlamentodaki çoğunluğu sağlasalar bile, baskıcı, tek adamcı- otoriter rejim inşaasının yarattığı tahribatı gidermeyi başaramazlar. 

Bundan da once, zaten, bu tek adamcı iktidarın ve otoriter lideri Erdoğanın, bir ittifak ve güçbirliği oluşturulmadan gönderilmesi de mümkün olmayacak gibi görünüyor.

Eğer CHP-İyi Parti ve Saadet, uzlaşma ile güçbirliği ile  2. turda ortaklaşılan adayla, Cumhurbaşkanlığını ve parlamentoda çoğunluğu kazanırlarsa! 

Makul sürede yeni bir Anayasa ile Parlamenter sisteme dönüşü sağlarlarsa! 

Yarattıkları uzlaşma kültürü ve başarıyla, dünyaya da iyi örnek olabilirler. Bu konuda gidişat umut vericidir. 

Büyük gazeteci Uğur Mumcu, Emre Kongar’la 39 yıl once yapılan röportajda “Uzlaşma” konusunda bakın ne demiş;

Uğur Mumcu: Türkiye’de bu anlamda bir uzlaşma yok. Şöyle anlaşma. İşverenle işçi uzlaşıyor. Nerede uzlaşıyor, toplu sözleşme masasında uzlaşıyor. Aralarında uzlaşma çelişki var mı-yok mu onlar ayrı tartışma konusu ama hukuk devleti onların nasıl uzlaşacağını gösteriyor. ‘Gidersiniz toplu sözleşmede uzlaşırsınız’ diyor. Başka nasıl uzlaşmalar oluyor? Bir de salt görüşmeleri var; stratejik silahlandırılmaların sınırlandırılması.

“Anayasa, çeşitli eğilimdeki partilerin bir metin üzerinde uzlaşmaları demektir”

Emre Kongar: Kimle kim arasında efendim?

Uğur Mumcu: Kapitalist dünya diyoruz değil mi! Amerika ile sosyalist dünya, sovyetler uzlaşıyor. Ya da Çin Halk Cumhuriyeti ki emperyalizmi ‘kağıttan kaplandır’ diye tanımliyor ama Amerika Birleşik Devletleri’yle ya da Carter yönetimi ile uzlaşıyor. Bir uzlaşma çağında yaşıyoruz. İtalya’da bunun en somut örneğini gördük. İtalyan Komünist Parti ile Hristiyan Demokrat parti terörizme karşı birleştiler. Görüşlerini terk etmediler. Bu çağın bir uzlaşma çağı olduğunun bilincine vararak birşleştiler. Neye karşı, terörizme karşı birleştiler... Türkiye’de bu anlamda bir uzlaşma yok. Yani herkes kendi görüşlerini ancak karşı tarafa saldırarak anlatmaya çalışıyor. Oysa bir sağcının da solcuyla, bir Marksist ile liberal iktisatçının, işçi ile işverenin uzlaşacağı konular vardır. Hukuk devleti uzlaşma demektir. Anayasa ne demektir, çeşitli eğilimdeki partilerin bir metin üzerinde uzlaşmaları demektir. Ama biz şöyle kabul ediyoruz; İki büyük parti olsun, öbür partilerle uzlaşmayalım. Onları kötüleyelim, karalayalım. Sağ ya da sol. Hiç ayırt etmiyorum. Her türlü partiye örgütlenme olanağını verirseniz uzlaşma da kendiliğinden doğar.

“Süngü ile her şeyi yapabilirsiniz, ihtilal de yapılır ama üzerine oturulmaz”

 Emre Kongar: Bu konuda galiba, ben bir terim farklılaşması yapayım. Uzlaşmadan çok siz bir ittifak üzerinde duruyorsunuz. Yani demokrasinin temel kuralları üzerinde bir ittifak gerekir diyorsunuz. Örneğin iktidar barışçı yollarla değiştirilmeli, silahla değil. Zaten bu silahlı meselede büyük bir politikacının sözü var; süngü ile her şeyi yapabilirsiniz, ihtilal de yapılır ama üzerine oturulmaz. Aslında barışçı yollarla iktidarın değişmesi en sağlıklı da değişme yolu. İşte bu ittifak sizin herhalde söylediğiniz. Yaniiktidarın değişmesi konusundaki ittifak. Değişme yolu konusundaki ittifak değil mi?

“Demokratik yollarla iktidara gelme olanağı ortadan kalktığı zaman”

 Uğur Mumcu: İşte bu uzlaşma yol tıkandığı zaman ortadan kalkıyor. Demokratik yollarla iktidara gelme olanağı tıkandığı zaman karşılıklı olarak silahlı eylemler, karşılıklı olarak uzlaşmaz yollar ortaya çıkıyor. Oysa azınlıkta olan bir parti “ ben görüşlerimi halka anlatacağım, günün birinde halk bana oy verecek ve ben halkın özgür oyuyla iktidara gelicem’ umudu varsa demokrasi vardır.